BİR ANLIK UMUT VE FABRİKA DUVARLARI

Bölüm 22

Elysia'nın bütün gece uğraşarak diktiği kırmızı elbise, beklediği etkiyi yaratmıştı. Aida, sabah elbiseyi gördüğünde sevinçten havalara uçtu. Gözlerindeki o hayal kırıklığı gitmiş, yerine saf bir mutluluk gelmişti. Elbiseyi hemen giydi ve evin içinde bir fırıldak gibi dönmeye başladı.

“Bak anne! Tıpkı vitrindeki gibi! Hatta daha güzel!”

Lena bile, defterinden başını kaldırıp kardeşinin bu neşeli dansını izlerken hafifçe gülümsedi. "İpliklerin şimdi kahkaha atıyor, Aida," dedi.

Bu küçük zafer, Elysia'nın içini bir anlığına ısıttı. Belki de her şey o kadar da umutsuz değildi. Belki de sevgi ve çabayla, bu gri dünyanın çatlakları yamanabilirdi. O gün işe giderken, adımları biraz daha hafifti. Kalbinde, uzun zamandır hissetmediği cılız bir umut filizlenmişti.

Fabrikaya vardığında, ofiste her zamankinden farklı bir hava vardı. İnsanlar küçük gruplar halinde fısıldaşıyor, yüzlerinde endişe ve heyecan karışımı bir ifade okunuyordu.

"Ne oluyor?" diye sordu Elysia, masasına otururken Kyra'ya.

Kyra, ona doğru eğildi. “Duymadın mı? Şirket satılmış. Şehrin dışından yeni yatırımcılar almış. Bu sabah büyük patronlar geldi. Herkesle tek tek görüşüyorlarmış.”

Elysia'nın kalbi hızlandı. Bu ne anlama geliyordu? İşten çıkarmalar mı olacaktı? Yoksa tam tersi mi?

“İyi bir şey mi, kötü bir şey mi?”

Kyra omuz silkti. “Kim bilir? Bazıları, fabrikayı modernize edip maaşları artıracaklarını söylüyor. Bazıları da hepimizi kapının önüne koyup yerine makineleri getireceklerini...”

Gün boyunca, o küçük ofis bir bekleme odasına dönüştü. Herkes, sırasının gelmesini gergin bir şekilde bekliyordu. Nihayet, öğleden sonra, müdür gelip Elysia'nın adını söyledi.

Elysia, kalbi boğazında atarak, fabrikanın üst katındaki büyük toplantı odasına yürüdü. Kapıyı çalıp içeri girdiğinde, uzun bir masanın başında oturan, pahalı takım elbiseler giymiş üç adamla karşılaştı. Ortalarında oturan, gümüşi saçlı, sert yüzlü adam, belli ki en yetkili olanıydı.

"Bayan... Elysia, değil mi?" dedi adam, önündeki dosyaya bakarak. Sesi, soğuk ve mesafeliydi.

“Evet, efendim.”

"Dosyanızı inceledik," diye devam etti adam. “On yıldır buradasınız. Sadık bir çalışansınız. Muhasebe kayıtlarınız... kusursuz.”

Elysia, içinde bir umut ışığının daha da parladığını hissetti. Belki de terfi alacaktı. Belki de maaşına bir zam yapılacaktı. Bu, her şeyi değiştirebilirdi. Kırmızı elbiseyi gerçekten alabilir, tavanı endişelenmeden tamir ettirebilir, kızlarına daha iyi bir gelecek sunabilirdi.

"Şirketimiz, yeni bir yapılanma sürecine giriyor," dedi adam. “Verimliliği artırmak ve maliyetleri düşürmek zorundayız. Bu nedenle, bazı departmanlarda küçülmeye gitme kararı aldık.”

Elysia'nın midesine bir kramp girdi. Umut ışığı, titremeye başladı.

Adam, gözlerini dosyasından ayırıp ilk defa doğrudan Elysia'ya baktı. Gözlerinde ne sempati ne de pişmanlık vardı. Sadece iş vardı.

“Muhasebe departmanının büyük bir kısmını, merkez ofisimizdeki otomatik bir sisteme devrediyoruz. Bu nedenle, pozisyonunuza artık ihtiyaç kalmamıştır. Hizmetleriniz için teşekkür ederiz. Bu ay sonuna kadar çalışabilirsiniz. Tazminatınız, yasalara uygun olarak ödenecektir.”

Kelimeler, Elysia'nın zihninde bir an anlamsız bir gürültü gibi yankılandı. Anlaması birkaç saniye sürdü.

Pozisyonunuza artık ihtiyaç kalmamıştır.

İşten çıkarılmıştı.

O sabah kalbinde filizlenen o cılız umut, acımasızca ezilmişti. Sadece umudu değil, on yıllık emeği, sadakati, o kusursuz tuttuğu kayıtlar... hepsi, bir kalemde silinip atılmıştı. O, sadece bir rakamdı. Maliyetleri düşürülmesi gereken bir rakam.

Nasıl tepki verdiğini hatırlamıyordu. Teşekkür mü etti, bir şey mi sordu, yoksa sadece arkasını dönüp çıktı mı, bilmiyordu. Kendini yeniden ofisinde bulduğunda, Kyra'nın endişeli yüzüyle karşılaştı.

“Elysia? Ne oldu?”

Elysia, cevap veremedi. Sadece masasına oturdu, ellerini masanın üzerine koydu ve önündeki boş duvara bakmaya başladı. Fabrikanın o ritmik, acımasız "GÜM" sesi, şimdi beyninin içinde atıyordu.

GÜM. Bir işsiz daha.

GÜM. Ödenecek faturalar.

GÜM. Geleceği belirsiz iki küçük kız.

GÜM. Çıkış yok.

O gün, işten nasıl çıktığını, eve nasıl yürüdüğünü hatırlamıyordu. Zihni tamamen uyuşmuştu. Evin kapısını açtığında, Aida onu karşıladı. Üzerinde hâlâ o kırmızı elbise vardı.

"Anne, geldin!" diye cıvıldadı.

Elysia, kızının o neşeli yüzüne, o parlak kırmızı elbiseye baktı. Ve içinde bir şey, son bir kez, acıyla koptu. O elbise, artık bir zaferin değil, acı bir ironinin sembolüydü.

Kızlarını yatırdıktan sonra, yine o mutfak masasına oturdu. Ama bu kez önünde faturalar yoktu. Sadece boş bir masa ve kendi yansımasını gördüğü karanlık bir pencere vardı.

Artık savaşacak gücü kalmamıştı. Direnmek anlamsızdı. Bu şehir, bu hayat, onu yenmişti. Tamamen.

Gözlerini kapattı. Zihninde, on yaşındaki halinin o masum, tasasız görüntüsü belirdi. Çimenlerin üzerinde koştuğu, tek derdinin batan güneş olduğu bir an. O ana gitmek istedi. O ana sığınmak, o anda sonsuza dek kalmak istedi.

Ve bu kez, bu bir iç çekiş ya da bir fısıltı değildi.

Bu, ruhunun en derinliklerinden kopan, sessiz ama evrenin tüm yasalarını bükebilecek kadar güçlü, son bir yakarıştı.

Lütfen... diye yalvardı karanlığa. Beni geri götür. Her şeyin basit olduğu o zamana. Sadece on yaşında olmak istiyorum. Lütfen. Sadece on.

Ve kilometrelerce ötede, Elias Neumann'ın laboratuvarında, tüm alarmlar aynı anda ötmeye başladı. Ekranda, daha önce hiç görmediği, tüm ölçekleri aşan, saf bir irade ve kederden oluşan devasa bir enerji imzası parlıyordu.

Bu, bir çağrı değildi. Bu, bir emirdi.

Elias, ekrana bakakaldı. "İnanılmaz," diye fısıldadı. “O... o gerçekten yaptı.”

Bir dahi, en değerli deneyinin acı çekmesine izin vermezdi. Ve Elysia'nın dileği, ona mükemmel bir bahane, mükemmel bir fırsat sunmuştu. Onu "kurtarmak" için. Kendi ideal dünyasını, kendi Cep Evreni'ni yaratmak için.

Deney başlıyordu.