STARMIND VE BİR ANNENİN MİRASI

Bölüm 24

“Starmind.”

Bu, bir soyadı değildi. Bu, bir unvandı. Lena'nın kendi kanı ve kararlılığıyla kazandığı, yıldızların tozundan ve kara deliklerin gizeminden dövdüğü bir kimlikti. ESA'nın (Avrupa Uzay Ajansı) en parlak pilotu ve stratejisti olduğunda, ona bu unvanı vermişlerdi. "Yıldız Zekası". Çünkü Lena, sadece yıldızlara gitmiyordu; onları anlıyor, onların dilini konuşuyor, onların hareketlerini bir satranç ustasının öngörüsüyle okuyordu. Bu unvan, onun için her şeydi. Gri Şehir'in küllerinden doğan bir Anka kuşunun parlak tüyleri gibiydi.

Ama o küllerin altında, her zaman bir sızı kalmıştı.

Annesi Elysia... O, yıldızlara hiç ulaşamamıştı. O "görünmez elin" hayatlarına müdahalesinden sonra, maddi olarak rahatlamış olsalar da, Elysia'nın ruhundaki o çatlak asla tamir olmamıştı. Gençliğinde, Gri Şehir'in stresi ve umutsuzluğundan kaçmak için kullandığı o kimyasal "sakinleştiriciler", bedeninde geri dönülmez hasarlar bırakmıştı. Biyogerontoloji bilimindeki tüm ilerlemelere, yaşlanmanın yavaşlatılmasına rağmen, Elysia'nın bedeni savaşı erken bırakmıştı. 21. yüzyılın son çeyreğinde, kızları henüz genç birer kadınken, ardında sadece solgun anılar ve bitmemiş bir şarkı bırakarak, sessizce ve yorgun bir şekilde hayata veda etmişti.

Bu kayıp, iki kız kardeşi, Lena ve Aida'yı, kırılmaz denilen bir çelikle birbirine bağlamıştı. Aida, annelerinin ölümünden sonra kendini tamamen rakamların ve kodların soyut, mantıklı dünyasına adadı. İnsan ilişkilerinin karmaşıklığından ve acısından kaçarak, yapay zeka ve bilişim teknolojileri alanında gezegenin en iyisi oldu. Hiç evlenmedi. Onun çocukları, yarattığı algoritmalardı.

Lena ise tam tersi bir yol seçti. Annesinin ulaşamadığı yıldızlara ulaşmaya, onun yerine o karanlığa bir anlam vermeye yemin etti. Evlendi, çocukları oldu. Ama yeni dünya düzeninde, aile bağları bile görevin ve unvanın arkasında kalıyordu. Soyadları artık kullanılmıyor, insanlar kariyerleri ve başarılarıyla tanımlanıyordu. O, çocuklarının annesiydi, ama evrenin gözünde o, Amiral Lena Starmind'di. Ve şimdi, ailesini, çocuklarını, tüm hayatını geride bırakarak, insanlığın en büyük görevine liderlik ediyordu.

Fransız Guyanası'ndaki Hylas-17 Fırlatma Kompleksi'nin steril beyazlığındaki Kriyojenik Hazırlık Odası, bir tapınak kadar sessiz ve soğuktu. Lena, üzerinde sadece ince bir biyo-sensör tulumuyla, metalik bir tabutu andıran kriyojenik uyku kapsülünün yanında duruyordu. Birkaç dakika içinde, bilinci, yıllar sürecek bir yolculuk için derin bir uykuya dalacaktı.

Teknisyenler son kontrolleri yaparken, Lena odadaki iletişim ekranına yaklaştı. Ekranda, kız kardeşi Aida'nın yüzü belirdi. Aida, her zamanki gibi sade ve ciddiydi. Gözlerinin arkasında, milyonlarca satır kodun ve olasılık hesabının döndüğünü bilirdiniz.

"Tüm sistemlerin stabil görünüyor, Lena," dedi Aida, sesi netti. “Enom Filosu'nun ana bilgisayar ağıyla olan bağlantım kusursuz. Yolculuk boyunca sizi gölgeniz gibi takip edeceğim.”

"Biliyorum," dedi Lena, gülümsemeye çalışarak. “Sen olmasan, bu teneke kutular yörüngeden bile çıkamazdı.”

Bir anlık bir sessizlik oldu. İki kardeşin, kelimelere ihtiyaç duymadığı o anlardan biri.

"Onlar nasıl?" diye sordu Lena, sesi fısıltı gibi çıkmıştı. “Çocuklar...”

"İyiler," dedi Aida, sesinde nadir bir şefkat tonuyla. “Bu sabah konuştum. Seninle ne kadar gurur duyduklarını anlattılar. Ve onlara verdiğin yıldız projektörünü bütün gece açık bırakmışlar.”

Bu görüntü, Lena'nın zihninde canlandı. Çocuklarının, odalarının tavanında dönen yıldızlara bakarak uykuya dalması... Bu görüntü, onun haftalardır çelik gibi tuttuğu iradesini kıran son damla oldu.

Gözlerinden bir yaş süzüldü. Sonra bir tane daha. O, Amiral Lena Starmind'di. Binlerce kişinin hayatından sorumlu liderdi. Ama o an, o steril odada, o sadece çocuklarını özleyen bir anneydi. Omuzları sarsılmaya başladı. Yılların özlemi, annesinin kaybı, görevin ağırlığı, geride bıraktığı hayat... hepsi, o an bir sel gibi boşaldı.

"Aida," diye hıçkırdı. “Korkuyorum.”

Aynı anda, kilometrelerce ve yıllarca uzakta, Meridian Akademisi'nin bir yatakhanesinde, genç Aida uykusundan sıçrayarak uyandı. Göğsünde, anlam veremediği, ezici bir ağırlık vardı. Sanki kalbi, başka birinin kederiyle sıkışıyordu. Gözlerini kapattı ve sadece kendisinin gördüğü o ipliklere odaklandı. İpliklerin arasında, daha önce hiç görmediği, parlak, gümüşi bir iplik vardı. Ablasıyla arasındaki o özel bağ. Ve o iplik, titriyor, geriliyor ve sanki kopmak üzereymiş gibi acıyla sarsılıyordu. Genç Aida, yatağında dizlerini kendine çekip, nedenini bilmeden, çok uzaktaki kardeşi için sessizce ağlamaya başladı.

Kriyojenik odada, Aida, ekrandan kardeşinin o en savunmasız anını izledi. Elini uzatıp ekrana dokunmak istedi, aralarındaki o soğuk cama ve binlerce kilometreye rağmen kardeşine dokunmak.

"Korkma, Lena," dedi, sesi sağlam ve güven vericiydi. “Yalnız değilsin. Ben buradayım. Her zaman.”

Bir teknisyen Lena'ya yaklaştı. “Zamanı geldi, Amiral.”

Lena, gözyaşlarını sildi. Yüzüne yeniden o kararlı, lider ifadesini takındı. Aida'ya son bir kez baktı.

“Yuvaya vardığımızda görüşürüz, kardeşim.”

“Görüşürüz, Amiral Starmind.”

Lena, kapsülün içine uzandı. Soğuk jel, vücudunu sarmaya başladı. Kapsülün kapağı, bir fısıltıyla üzerine kapanırken, Lena'nın son düşüncesi çocukları ve kardeşinin güven veren yüzüydü.

Ve sonra, bilinç yavaşça soldu. Yerini, rüyasız, yıldızsız, derin bir uykuya bıraktı.

Enom Filosu, Hylas-17 rampalarından, yeri ve göğü sarsan bir gürültüyle yükseldi. İnsanlığın en büyük umudu, ateş ve duman içinde, yıldızlara doğru tırmanmaya başladı.