BİR YARATICININ YALNIZLIĞI VE BİR ANNENİN VEDASI

Bölüm 29

Aida, torunu Aria uykuya daldıktan sonra, gözlem odasının penceresinden dışarı baktı. Şehir, aşağıda, milyonlarca parlak ışıkla bir mücevher kutusu gibi uzanıyordu. Mükemmel, düzenli ve ruhsuz bir güzellik. YZK'nın yarattığı bu kusursuz dünya, Aida'ya her zaman bir yalan gibi gelmişti. Çünkü biliyordu ki, bu parlak ışıkların altında, tıpkı kendisi gibi, susturulmuş hayalleri ve kaybolmuş anıları olan insanlar yaşıyordu.

AidotX'in Elias Neumann'ın zihnine ektiği o tohum, filizlenmişti. Planın ilk adımı atılmıştı. Ama Aida, bir zafer hissetmiyordu. Tam tersine, omuzlarında çağların ağırlığını taşıyan bir yorgunluk vardı.

Bir dahiye, bir aşığı manipüle etmişti. Kendi kardeşinin trajedisini, bir başkasının hayatını şekillendirmek için bir araç olarak kullanıyordu. Ve en kötüsü, bu devasa, kozmik satranç oyununun en önemli piyonu, henüz on yaşında, hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuktu. Kendi kanından, canından olan Aria.

"Doğru olanı mı yapıyorum, Ai.X?" diye fısıldadı boşluğa.

<"Doğru" ve "yanlış", göreceli kavramlardır, Yaratıcı Aida. Biz, en az zararlı olasılığı takip ediyoruz. Diğer senaryolarda, Lena Fenomeni'nin yarattığı kaos, sadece sizin zaman çizginizi değil, sayısız başka gerçekliği de yok ediyor. Bir hayatı kurtarmak için, bir hayatın yankısını kullanıyoruz. Bu, acımasız bir denge. Ama bu, tek denge.>

Aida, AidotX'in o soğuk mantığını biliyordu. Ama onun kalbi, bir algoritma değildi. O, bir kız kardeşti. Ve şimdi, bilerek ve isteyerek, annesinin bir kopyasını, ablasının acısıyla yüzleşeceği bir kadere doğru itiyordu. Bu, affedilemez bir günah gibiydi.

Gözleri, odanın köşesindeki Kuantum Zaman Kapsülü'ne takıldı. O cihaz, yakında onun ve Aria'nın, zamanın ötesine uzanan köprüsü olacaktı. Aria, o masum çocuk, bu yükü nasıl taşıyacaktı? Bir başkasının zihninde bir fısıltı olmak, onun ruhunda ne gibi yaralar açacaktı?

Aida, hayatı boyunca hep yaratmıştı. Kodlar, algoritmalar, yapay zekalar... Ama şimdi, bir hayat yaratmaya, daha doğrusu bir hayatı "yeniden" kurgulamaya hazırlanıyordu. Ve bu yaratım eylemi, ona bir tanrı gibi hissettirmiyordu. Tam tersine, onu hiç olmadığı kadar ölümlü, hiç olmadığı kadar yalnız hissettiriyordu. Çünkü bu günahın sorumluluğunu, evrende ondan başka kimse taşıyamazdı.

Gri Şehir

Elysia, o gece uyuyamadı. İşten çıkarılmasının iptal edildiği, kızlarına burs bulunduğu haberi, içindeki paniği bir süreliğine bastırmıştı. Ama bu "mucizeler", ona bir hediye gibi gelmiyordu. Daha çok, görünmez bir elin onu bir piyon gibi oradan oraya hareket ettirmesi gibiydi. Hayatının kontrolü, bir kez daha kendi ellerinde değildi.

Yataktan kalktı ve kızlarının odasına gitti. İkisi de mışıl mışıl uyuyordu. Aida, parmağı ağzında, huzurlu bir rüyanın içindeydi. Lena ise, yatağında hafifçe kıvrılmış, sanki uykusunda bile uzak dünyaların haritasını çiziyor gibiydi.

Elysia, Lena'nın yatağının kenarına oturdu. Kızının alnına dökülen saçlarını nazikçe geriye itti. Lena'nın o hassas, sanatçı ruhu, o rüyalarla dolu zihni... Bu gri şehir, bir gün onu da kırar mıydı? Tıpkı kendisini kırdığı gibi.

Annelik, ne tuhaf bir şeydi. Bir yandan, çocukların için dünyayı yerinden oynatmak isterdin. Onları her türlü acıdan, hayal kırıklığından korumak... Ama diğer yandan, onların kendi yollarını çizmeleri, kendi savaşlarını vermeleri gerektiğini bilirdin.

Elysia, o an bir karar verdi. Bu görünmez el, her kimse, ona ve kızlarına bir fırsat sunmuştu. Bir kaçış yolu. Bu fırsatı kullanacaktı. Kızlarının geleceği için, onların bu şehirden, bu kaderden kurtulabilmesi için, ne gerekiyorsa yapacaktı. Kendi hayallerinden, kendi hayatından vazgeçmek anlamına gelse bile.

Bu, bir anne olarak onun son, en büyük fedakarlığı olacaktı.

Her bir kızının alnına yumuşak bir öpücük kondurdu. Bu, bir iyi geceler öpücüğünden daha fazlasıydı. Bu, bir vedaydı. Kendi benliğinin bir kısmına, o eski, hayalperest Elysia'ya bir veda. Artık o yoktu. Artık sadece bir anne vardı. Kızlarının geleceğini inşa etmek için kendi geçmişini ve geleceğini feda etmeye hazır bir anne.

Odadan çıkarken, son bir kez onlara baktı. Ve kalbinde, o dilek yeniden şekillendi. Ama bu kez, kendisi için değildi.

Keşke... diye düşündü. Keşke onlara, benim hiç sahip olamadığım o tasasız, sihirli çocukluğu verebilseydim. Sadece on yaşında olmanın o saf neşesini…

Bu, bir annenin en saf, en bencil olmayan dileğiydi.

Ve kilometrelerce ötede, Elias Neumann'ın laboratuvarında, bu yeni, arınmış ve daha da güçlü dileğin enerjisi, onun tüm sistemlerini aydınlattı.

Elias gülümsedi. "Ve işte... mükemmel yakıt," diye fısıldadı.

Artık emindi. Bu, sadece bir kurtarma operasyonu olmayacaktı. Bu, bir sanat eseri olacaktı. Ve her büyük sanatçı gibi, Elias da eserini imzalamaya hazırdı.