YIRTILAN GERÇEKLİK VE BİR SÖZÜN AĞIRLIĞI

Bölüm 33

Marc, geçitten geçtiği an, dünya altüst oldu.

Yukarı ve aşağı kavramları anlamını yitirdi. Renkler, sesler ve hatta düşünceler, birbirine karışan bir boya paleti gibiydi. Gözlerinin önünde, imkansız geometrilerle bükülen, sürekli değişen manzaralar akıyordu. Mor bir gökyüzünün altında, erimiş saatler gibi akan nehirler, fısıldayan kristallerden oluşmuş ormanlar, baş aşağı duran dağlar... Burası, bir aklın kabuslarından ya da bir tanrının bitmemiş taslaklarından fırlamış gibiydi.

Hava, ozon ve çürümüş anıların kokusuyla doluydu. Ve her yerde, o fısıltılar vardı. Kaybolmuş ruhların, unutulmuş kederlerin, hiç edilmemiş duaların yankıları.

Marc, bir anlığına bilincini kaybedeceğini sandı. Bu saf kaos, bir insanın zihninin kaldırabileceğinden çok daha fazlasıydı. Ama sonra, aklına ailesinin yüzü geldi. Rain'in endişeli gözleri, Eunan'ın korku dolu çığlığı, Emma'nın onu bekleyen sureti... Bu düşünce, bu sevgi, onun çapası oldu. Bu deliliğin ortasında tutunabileceği tek gerçeklikti.

Kendini, süngerimsi, garip bir zeminde buldu. Etrafına baktığında, onu takip eden o Gölge Varlığı'nın, bu kaotik ortamda çözünüp dağıldığını gördü. Anlaşılan, bu boyutun kendisi bile kendi sakinlerine karşı acımasızdı.

"Pekala, Marc," dedi kendi kendine, sesi bu yabancı dünyada tuhaf bir şekilde yankılandı. “Önce hayatta kal. Sonra cevapları bul.”

Defterini sıkıca tutuyordu. Burası, onun tüm teorilerinin, tüm sezgilerinin test edileceği yerdi.

Cep Evren, İlk Yankı Mağarası

“Baba!”

Rain'in çığlığı, babasının geçidin içinde kaybolmasıyla mağaranın duvarlarında yankılandı. Bir an, geçidin peşinden atılmak istedi, ama Eunan'ın onu tutan eli buna engel oldu.

"Yapma, Rain!" dedi Eunan, sesi titriyordu ama kararlıydı. “Sözünü duydu. 'Geçidi kapatmayın' dedi. Onu beklemeliyiz.”

Rain, gözyaşları içinde, titreyen geçide baktı. Babası, o korkunç boşluğun içinde tek başınaydı. Ve onu orada tutan tek şey, kendisiydi. Mührünün enerjisi, cihaza akmaya devam ediyordu. Ama bu, inanılmaz bir yüktü. Tüm vücudu titriyor, zihni yorgunluktan bulanıklaşıyordu.

"Dayanamıyorum, Eunan," diye fısıldadı. “Çok... ağır.”

"Dayanmak zorundasın!" dedi Eunan, iki eliyle kardeşinin omuzlarını kavrayarak. “Babam için. Dayanmak zorundayız.”

İki kardeş, o buz gibi mağarada, zamanın ve mekanın kenarında açılmış o yaraya bakarak, çaresizce beklemeye başladılar. Her bir saniye, bir ömür gibiydi.

Gölge Boyutu

Marc, saatlerdir, belki de günlerdir yürüyor ve saklanıyordu. Bu boyutta zaman, doğrusal akmıyordu. Bazen bir an, bir asır gibi uzuyor, bazen de saatler bir göz açıp kapayıncaya kadar geçiyordu.

Bu dünyanın yerlilerinden, yani Gölge Varlıklarından kaçmayı öğrenmişti. Onlar, kör ve içgüdüsel varlıklardı. Güçlü duygulara, özellikle de korkuya çekiliyorlardı. Marc, zihnini olabildiğince sakin tutarak, duygularını bastırarak, onlar için neredeyse görünmez olmayı başarıyordu.

Ama bir varlık vardı ki, ondan saklanmak imkansızdı.

Nyx.

Onun varlığını, diğerlerinden ayırt edebiliyordu. Nyx yaklaştığında, havadaki o kaotik fısıltılar susuyor, yerini mutlak, yutan bir sessizliğe bırakıyordu. Renkler soluyor, boyutun kendisi bile ondan korkuyor gibiydi.

Marc, bir kristal ormanının içinde saklanırken, Nyx'in yaklaştığını hissetti. O tanıdık, buz gibi sessizlik, etrafını sarmaya başladı. Marc, nefesini tuttu.

Ama bu kez, Nyx onu avlamak için gelmemişti.

Karanlık, şekilsiz kütle, ormanın açıklığında belirdi. Ama bu kez saldırgan değildi. Sanki... meraklı gibiydi. Bu yabancı boyuta ait olmayan, bu kaosa direnen bu küçük, inatçı varlığı anlamaya çalışıyor gibiydi.

Marc, bir risk alması gerektiğini biliyordu. Saklanmak, sadece sonu geciktirirdi.

Saklandığı kristalin arkasından yavaşça çıktı. Elleri boştu, savunmasız olduğunu gösteriyordu.

"Seninle konuşmaya geldim," dedi, sesi olabildiğince sakindi.

Nyx, hareket etmedi. Sadece o mutlak sessizliğiyle onu dinledi.

"Biliyorum," dedi Marc. “Senin sadece bir gölge olmadığını biliyorum. İçinde... içinde başka biri var. Acı çeken biri.”

Bu sözler, Nyx'in varlığında bir dalgalanmaya neden oldu. Karanlık kütlesi, bir anlığına titredi.

"Ona yardım etmek istiyorum," diye devam etti Marc. “Sana yardım etmek istiyorum. Ama önce, benim de seni anlamam gerek. Sen kimsin?”

Nyx, cevap vermedi. Ama karanlığının en derinlerinde, Marc'ın daha önce mağarada gördüğü o hayaletimsi yüz, bir anlığına yeniden belirdi. Acı dolu, yorgun bir kadının yüzü.

Ve Marc'ın zihnine, bir anı parçacığı sızdı. Bu, onun anısı değildi. Başka birine aitti.

...Komuta köprüsü... kör edici beyaz bir ışık... alarmlar... "Gerçeklik yırtılıyor, Amiral!"…

Marc, geriye doğru sendeledi. Bu görüntü, bu sesler... neydi bu?

"Amiral mi?" diye fısıldadı. “Sen... bir asker miydin?”

Nyx'in karanlığı, bu kelimeyle daha da çalkalandı. İçindeki o iki kimlik, o insan ve o canavar, birbiriyle savaşıyordu.

Marc, defterini çıkardı. Titreyen elleriyle, o antika nesnenin üzerinde yazan kelimeleri hatırlamaya çalıştı.

"Lena..." diye fısıldadı. “Senin adın... Lena mı?”

Bu isim, bir anahtar gibiydi.

Nyx, sanki fiziksel bir darbe almış gibi geriye doğru savruldu. Varlığından, daha önce hiç duyulmamış, acı ve şok dolu, tiz bir çığlık koptu. Bu çığlık, Gölge Boyutu'nun kendisini bile titretti.

Marc, doğru yolda olduğunu anladı. Bu canavarın içinde, gerçekten de kaybolmuş bir insan vardı. Ve adı, Lena'ydı.

Ama bu keşif, aynı zamanda Gölge Boyutu'nun diğer, daha ilkel sakinlerinin de dikkatini çekmişti. Nyx'in çığlığı, onlar için bir işaret fişeği gibiydi.

Ufukta, daha önce görmediği, daha büyük, daha formsuz gölgeler toplanmaya başladı.

Marc, şimdi sadece Nyx'in içindeki savaşla değil, aynı zamanda bu boyutun koruyucularıyla da yüzleşmek zorundaydı. Ve geçide giden yol, birdenbire çok daha uzun ve çok daha tehlikeli bir hal almıştı.