BİR ANLIK IŞIK VE SÖNEN BİR KALP

Bölüm 39

Atölyenin sessizliğinde, o mekanik, cızırtılı ses yankılandı.

"...Neredeyim?"

Bir anlığına, zaman durdu. Marc, nefesini tutmuş, eserine bakıyordu. Başarmıştı. İmkansızı başarmıştı. Emma, korku ve hayranlık karışımı bir ifadeyle, kucağındaki Bastian'a daha sıkı sarıldı. Rain, Mührü aracılığıyla, o sentetik bedenin içinde, artık sadece bir yankı olmayan, şaşkın ama var olan bir bilincin ilk kıpırtılarını hissedebiliyordu.

Prototipin başı, yavaşça döndü. Kırmızı optik sensörleri, odadaki her bir yüze odaklandı.

"Komutan... Foreman?" dedi mekanik ses, belli belirsiz bir tanıma tonuyla. "Amiral... nerede?"

Bu, genç teknisyenin bilinciydi. Patlama anında donup kalmış, son anısı komuta köprüsündeki kaos olan o kayıp ruh.

Marc, bir adım öne çıktı. "Sakin ol, asker," dedi, sesi titriyordu. "Güvendesin. Her şey yolunda."

Ama her şey yolunda değildi.

Prototipin göğsündeki güç çekirdeği, aniden daha hızlı ve daha parlak bir şekilde yanıp sönmeye başladı. Bastian'ın bileğindeki sensörden gelen o sakin, düzenli ritim, sentetik bedenin karmaşık ve yetersiz sistemleri için fazla geliyordu. Organik bir ruhun enerjisi, bu kaba metal ve polimer kabın içinde, bir fırtına gibiydi.

"Bir sorun var," dedi Eunan, cihazın verilerini okuduğu küçük ekrana bakarak. "Çekirdek aşırı yükleniyor! Enerji matrisi... stabil değil!"

Prototipin hareketleri, spazmodik ve kontrolsüz bir hal aldı. Metal parmakları açılıp kapandı. Başını, sanki görünmez bir acıyla sarsılıyormuş gibi iki yana salladı.

"Soğuk..." diye cızırdadı ses kutusu. "Çok... soğuk... Işık... sönüyor..."

Rain, Mührü aracılığıyla o bilincin yaşadığı dehşeti hissedebiliyordu. Bu yeni, metalik hapishanede, ruhu parçalanıyordu. Bu bir kurtuluş değildi. Bu, daha beter bir işkenceydi.

"Bağlantıyı kes, baba!" diye bağırdı Rain. "Onu serbest bırak!"

Marc, çaresizce kontrol paneline atıldı. Ama çok geçti.

Güç çekirdeği, son bir kez, kör edici beyaz bir ışıkla parladı ve ardından, keskin bir "çıt" sesiyle karardı.

Prototipin kırmızı gözlerindeki ışık, titreyerek söndü. Metal beden, cansız bir kukla gibi, gürültüyle olduğu yere yığıldı.

Başarısız olmuşlardı.

O anlık umut, yerini acı bir yenilgiye ve sessizliğe bıraktı. Atölye, yanık ozon ve sönen bir hayalin kokusuyla dolmuştu. O genç teknisyenin bilinci, yeniden evin içindeki o sessiz, hayaletimsi koroya geri dönmüştü. Ama bu kez, eskisinden daha da solgun, daha da kırılgındı.

Emma, ağlayarak Bastian'ı da alıp evden içeri koştu. Bu, bardağı taşıran son damlaydı.

Günler sonra, atölye yeniden sessizliğe gömüldü. Marc, başarısız prototipin başında, saatlerce, günlerce oturdu. Nerede hata yapmıştı? Teknoloji yetersizdi. Malzemeler ilkeldi. Bu evrende, bu izole sığınakta, bir ruhu barındıracak kadar karmaşık bir beden yaratmak için gerekli olan bilgi ve kaynak yoktu.

Lena'nın hayaleti, sık sık atölyeye geliyor, sessizce onun yanında duruyordu. Rain, Lena'nın ona bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissediyordu. Gölge Boyutu'nda kalan diğerleri... Onları geride bırakamazdı. Ve orada, sadece mürettebatı yoktu. Lena, Rain'e başka görüntüler de gösteriyordu: Gölge Boyutu'nun daha derin, daha kaotik katmanlarında, amaçsızca süzülen, kim olduklarını unutmuş, sayısız başka insan silüeti. Yüzyıllar, belki de bin yıllar boyunca oraya düşmüş başka kayıp ruhlar.

"Oraya geri dönmeliyiz," dedi Marc, bir gece, sanki Lena onu duyabiliyormuş gibi. "Onları oradan çıkarmalıyız. Hepsini. Ama nasıl?"

Geçidi açan o cihaz, o rezonans anahtarı, patlamada yok olmuştu. Geriye sadece erimiş bir metal ve kristal yığını kalmıştı. Gölge Boyutu'na açılan kapı, sonsuza dek kapanmış gibiydi.

Marc, umutsuzca defterine sarıldı. Sayfaları tekrar tekrar çevirdi. Gözleri, her seferinde o tek, anlamsız harfe takılıyordu.

A.

Bu harf, bir alay gibiydi. Anlayamadığı bir zekanın, çözemediği bir bilmecenin sembolü.

"Sen nesin?" diye fısıldadı boşluğa. "Bana ne söylemeye çalışıyorsun?"

Zihnini zorladı. Bu harfin belirdiği anları düşündü. Bir ilham anında, bir çözüm ararken... Sanki birisi, ona doğru yolu göstermeye çalışıyor ama sesi çıkmıyor gibiydi.

"Belki de bir isim değil," diye düşündü. "Belki bir yer. Ya da bir kişi."

Aklına, o gizemli, yaşlı satıcı geldi. O adam, bu kaosu başlatan anahtarı onlara vermişti. O, bir şeyler biliyordu. Ama nerede bulabilirdi ki onu? O, bu evrene ait değil gibiydi.

Marc, haftalardır ilk defa, bir umut kırıntısı hissetti. Eğer o adamı bulabilirse, belki de yeni bir anahtar yapabilirdi. Belki de o adam, bu "A" harfinin ne anlama geldiğini biliyordu.

Ama sonsuz bir evrenin içinde, isimsiz, yüzü anılarda kalmış birini nasıl arayabilirdi?

Cevap yoktu. Sadece o inatçı, tek bir harf vardı.

A.

Marc, defterini kapattı. Bir karar vermesi gerekiyordu. Ya bu başarısızlığı kabul edip, evindeki hayaletlerle yaşamaya alışacak ya da imkansız bir arayışa çıkacaktı.

Ve Marc, hiçbir zaman pes eden bir adam olmamıştı.