Ertesi sabah, evin üzerindeki kasvetli hava dağılmamış, aksine daha da yoğunlaşmıştı. Yağmur yağıyordu; ince, inatçı bir çiseleme. Gökyüzü, kurşuni bir kapak gibi vadinin üzerine kapanmıştı. Dünyanın şarkısı, boğuk ve kederliydi. Sanki tüm dünya, Rain'in ailesiyle birlikte yas tutuyordu.
Kahvaltı masası, bir önceki akşamdan daha da sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Sadece çatal bıçak sesleri ve pencereye vuran yağmurun ritmik tıpırtısı vardı. Rain, babasına baktı. Marc'ın gözlerinin altı çökmüştü, sanki bütün gece uyumamış gibiydi. Defteri bu sabah masada değildi.
Emma, elinde bir tepsiyle mutfaktan geldi. Yüzü solgundu. Adım atarken ayağı yerdeki kilimin kıvrımına takıldı ve bir an sendeledi. Elindeki tepsi yana yattı ve üzerindeki porselen kupa, gürültülü bir şangırtıyla yere düşüp parçalara ayrıldı.
Bu, Rain'in en sevdiği kupaydı. Üzerinde minik, mavi unutma beni çiçekleri vardı.
Sessizlik, kırılan kupanın sesiyle bir anlığına yırtıldı, sonra eskisinden daha ağır bir şekilde geri geldi.
Kimse hareket etmedi. Herkes, yerdeki beyaz porselen kırıklarına ve etrafa saçılmış süte bakakaldı.
"Ben... ben sakarım," diye fısıldadı Emma. Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Sanki kırılan sadece bir kupa değil, çok daha önemli, çok daha değerli bir şeydi.
Marc, sandalyesinden fırladı. "Önemli değil, hayatım," dedi, sesi zoraki bir şefkatle doluydu. “Sadece bir kupa.”
Ama Emma, onu duymuyor gibiydi. Yere çömeldi ve titreyen elleriyle büyük bir porselen parçasını almaya çalıştı. Keskin kenar, parmağını çizdi. Kırmızı bir kan damlası, beyaz porselenin üzerinde parlak bir leke bıraktı.
"Yapma!" dedi Marc, nazikçe onun elini tutarak. “Bırak, ben toplarım.”
Emma, başını kaldırmadan, sessizce ağlamaya başladı. Omuzları sarsılıyordu. Bu, hıçkırıklı, gürültülü bir ağlama değildi. Sessiz, çaresiz bir gözyaşı seliydi.
Rain, donmuş bir halde olanları izliyordu. Annesini daha önce hiç böyle görmemişti. Emma, her zaman ailenin kayası olmuştu; sakin, güçlü ve her soruna bir çözüm bulan kişi. Onu bu kadar küçük, bu kadar kırılgan bir şey için böyle yıkılmış görmek, Rain'in dünyasını temelinden sarsıyordu.
Eunan, sandalyesinden kalkıp sessizce odadan çıktı. Bu kadar yoğun bir duyguyu kaldıramamıştı.
Marc, Emma'yı nazikçe yerden kaldırdı ve ona sıkıca sarıldı. "Geçecek," diye fısıldadı kulağına. “Her ne ise, geçecek.”
Ama Rain, bunun sadece bir kupadan ibaret olmadığını biliyordu. Kırılan kupa, sadece bir semboldü. Evin içindeki görünmeyen çatlakların, ailedeki o açıklanamayan gerilimin somut bir haliydi.
Fısıltı, Rain'in zihninde konuştu. Sesi, bir doktorun teşhis koyması gibi net ve acımasızdı.
Gölge, zayıf noktalardan beslenir. Kederden, korkudan, söylenmemiş sözlerden... O, çatlakları bulur ve onları daha da derinleştirir. Annenin kalbindeki eski bir yara kanıyor.
Eski bir yara mı? Rain, annesinin geçmişi hakkında pek bir şey bilmiyordu. Emma, ailesinden ya da Grindelwald'a gelmeden önceki hayatından pek bahsetmezdi. Sanki hayatı, Marc'la tanıştığı gün başlamış gibiydi.
O gün okula gitmediler. Marc, Emma'yı odasına götürdü ve dinlenmesini söyledi. Rain, babasına yerdeki kırıkları toplamasına yardım etti. Her bir parçayı dikkatle toplarken, mavi unutma beni çiçeklerinin nasıl da paramparça olduğunu gördü. Tıpkı ailesinin o anki huzuru gibi.
Öğleden sonra, yağmur dindi. Rain, odasının penceresinden dışarı bakarken, okul yolunda bir hareketlilik fark etti. Isabela ve arkadaşları, kahkahalar atarak yürüyorlardı. Isabela, elinde parlak, renkli bir top sektiriyordu. Bir an, Rain ona karşı bir öfke dalgası hissetti. Onun dünyası bu kadar basit, bu kadar tasasızken, kendi dünyası neden paramparça oluyordu?
Tam o sırada, Isabela'nın sektirdiği top elinden kaydı ve yokuş aşağı, ormana doğru yuvarlanmaya başladı. Isabela, sinirle bir çığlık atıp topun arkasından koştu.
Ve Rain, ormanın kenarında, ağaçların arasında, o gölgeyi gördü. Ama bu, daha önce gördüğü hüzünlü kadın gölgesi değildi. Bu farklıydı. Daha koyu, daha şekilsizdi. Bir insan silüetinden çok, yırtılmış bir kumaş parçası gibiydi. Havada asılı duruyor, belli belirsiz dalgalanıyordu. Mağarada hissettiği o karanlık yankıydı bu.
Gölge, ormanın girişinde, tam da Isabela'nın topunun yuvarlandığı yerde bekliyordu. Sanki bir tuzak kurmuş, avının gelmesini bekliyor gibiydi.
Rain'in kanı dondu. "Hayır," diye fısıldadı.
Isabela, gölgeyi fark etmeden, ormanın karanlığına doğru koşuyordu.
Onu uyarmalısın, dedi Fısıltı, sesinde daha önce hiç olmayan bir panik vardı. Gölge onu kendine çekecek. Onun korkusu, gölge için bir ziyafet olur.
Rain ne yapacağını bilemedi. Isabela ondan nefret ediyordu. Neden onu umursasındı ki? Ama sonra, Fısıltı'nın sözleri aklına geldi: Dikenler, sadece korkan çiçeklerde olur. Isabela'nın o sahte özgüveninin altında, belki de sadece küçük, korkmuş bir kız vardı.
Hiç düşünmeden odasından fırladı, merdivenleri ikişer ikişer indi ve evden dışarı koştu. Çamurlu yolda kaymamaya çalışarak, tüm gücüyle okul yoluna doğru koşmaya başladı.
“ISABELA! DUR!”