DEĞİŞEN BAKIŞLAR VE BİR BABANIN SÖZÜ

Bölüm 8

O geceden sonra Grindelwald'da bir şeyler değişti. Yüzeyde her şey aynıydı; dükkanlar açılıyor, çiftçiler tarlalarına gidiyor, çocuklar okul yolunu dolduruyordu. Ama havadaki o görünmez gerilim, elle tutulur hale gelmişti. İnsanlar birbirlerine daha şüpheci bakıyor, fısıltılar daha sık duyuluyordu.

Değişimin en belirgin olduğu yer ise okuldu.

Rain, ertesi sabah sınıfa girdiğinde, her zamanki mırıltıların anında kesildiğini fark etti. Herkes ona bakıyordu. Ama bu, alaycı ya da meraklı bir bakış değildi. Bu, korku ve saygı karışımı, tuhaf bir bakıştı. Isabela, dün olanları anlatmıştı. Tabii ki karanlık bir yankıdan ya da şekilsiz bir gölgeden bahsetmemişti. Muhtemelen ormanda tuhaf bir şey olduğunu, topunun gizemli bir şekilde yok olduğunu ve Rain'in onu son anda oradan çektiğini anlatmıştı. Bu kadarı bile, kasabanın hayal gücünü ateşlemeye yetmişti.

Isabela, kendi sırasında oturuyordu. Rain'le göz göze geldiklerinde, hızla başını başka yöne çevirdi. Artık ona sataşmıyordu. Ondan kaçınıyordu. Sanki Rain, anlaşılmaz ve potansiyel olarak tehlikeli bir gücün taşıyıcısıymış gibi. Bir bakıma, haksız da sayılmazdı.

En tuhafı ise Clara'nın tavrıydı. Arkadaşı, ona karşı her zamankinden daha nazikti, ama aralarında yeni bir mesafe vardı. Sanki Rain'in etrafında, Clara'nın geçemediği görünmez bir duvar örülmüştü. Clara, artık ona "İyi misin?" diye sormuyordu. Çünkü cevabın "evet" olmadığını biliyordu ve gerçek cevabı duymaktan korkuyordu.

Rain, kendini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Etrafı insanlarla doluydu ama kimse onun dünyasını, onun gördüklerini, onun korkularını anlamıyordu. Tek yoldaşı, zihnindeki o sessiz sesti.

İnsanlar, anlamadıkları şeylerden korkarlar, dedi Fısıltı, ders sırasında Rain pencereden dışarıyı izlerken. Onlara göre sen, artık bilinen bir melodi değilsin. Sen, notaları çözemedikleri yeni bir şarkısın.

O gün, Rain eve dönerken, babası onu patikanın başında bekliyordu. Marc, elinde bir demet yabani çiçek tutuyordu; mavi, sarı ve beyaz renklerde, Rain'in en sevdikleri.

"Yürüyüşe çıkalım mı biraz?" diye sordu, sesi sakindi.

Birlikte, kasabanın aksi yönüne, nehre doğru inen yola saptılar. Bir süre sessizce yürüdüler. Sadece ayaklarının altındaki çakılların sesi ve nehrin uzak uğultusu vardı.

"Isabela'ya ne olduğunu duydum," dedi Marc, sonunda sessizliği bozarak.

Rain duraksadı. "Herkes duymuş."

"Herkes bir hikaye duydu," diye düzeltti Marc. "Ben gerçeği duymak istiyorum. Senin gerçeğini."

Nehrin kenarına geldiklerinde, büyük bir söğüt ağacının altına oturdular. Marc, çiçekleri Rain'in kucağına bıraktı. Rain, babasına baktı. Gözlerinde, onu yargılamayan, sadece anlamaya çalışan derin bir ifade vardı.

Ve Rain, ilk defa birine anlatmaya başladı. Her şeyi değil, ama bir kısmını. Ormanın kenarında gördüğü o "yanlış" gölgeden, topun nasıl toza dönüştüğünden, hissettiği o buz gibi tehlikeden bahsetti. Fısıltı'dan ya da dünyanın şarkısından söz etmedi. Henüz değil.

Marc, tek bir kelimeyle bile onu kesmeden, dikkatle dinledi. Rain konuşmasını bitirdiğinde, uzun bir süre sessiz kaldı. Gözlerini, nehrin akışına dikmişti.

"Bazen," dedi Marc, sesi alçaktı. "Bu dünyada, bizim mantığımızın açıklayamadığı şeyler olur, Rain. Gölgelerin kendi hayatları, yankıların kendi sesleri vardır. Çoğu insan bunları görmezden gelmeyi seçer. Çünkü görmek, inanmayı gerektirir. İnanmak ise, dünyanın bildikleri kadar güvenli bir yer olmadığını kabul etmektir."

Elini uzattı ve Rain'in omzundaki çillere dokundu. Tıpkı annesinin yaptığı gibi, ama onun dokunuşu farklıydı. Daha düşünceli, daha sorgulayıcıydı.

"Bu işaret," dedi, sanki kelimeleri dikkatle seçiyormuş gibi. "Sadece bir doğum lekesi değil, değil mi?"

Rain'in nefesi kesildi. Babası biliyordu. Ya da en azından, bir şeyler sezmişti.

Rain, sadece başını iki yana sallayabildi.

Marc, derin bir nefes aldı. "Sana bir söz veriyorum, çilli kızım," dedi, gözlerinin içine bakarak. "Artık bu yükü tek başına taşımayacaksın. Ne olduğunu tam olarak anlamıyor olabilirim. Ama neyle karşı karşıya olursan ol, senin yanında olacağım. Birlikte bir yolunu bulacağız. O eksik parçayı, o anahtarı bulacağız."

O an, Rain'in omuzlarından sanki bir dağ kalkmış gibi oldu. Yalnız değildi. Babası ona inanıyordu. Belki de bu, ihtiyacı olan tek şeydi.

Fısıltı, zihninde yumuşak bir melodi gibi mırıldandı.

Bir bağ... Güçlü bir bağ. Sevgi, en güçlü frekanstır. Gölgelerin en çok korktuğu ışıktır.

Rain, babasına yaslandı. Söğüt ağacının dalları, onları bir sır perdesi gibi dünyadan saklarken, nehrin şarkısı onlara eşlik ediyordu. Tehlike hâlâ oradaydı, gölgeler hâlâ bekliyordu. Ama şimdi, karanlığa karşı tutunabileceği bir eli vardı. Ve bu, her şeyi değiştiriyordu.