Gündönümü gecesi, Grindelwald'ın üzerine ağır bir yorgan gibi çöktü. Gökyüzü, yıldızsız ve aysızdı; bulutlar o kadar alçak ve kalındı ki, dünya ile evren arasına siyah bir duvar çekilmiş gibiydi. Kasabada derin bir sessizlik hakimdi. Herkes evlerine çekilmiş, pencerelerini sıkıca kapatmış, sanki dışarıdaki o tekinsiz karanlıktan saklanıyorlardı.
Marc ve Rain, hazırlıklarını sessizlik içinde yaptılar. Kalın yün pelerinlerini giydiler, Marc sırt çantasına bir fener ve defterini koydu. Rain, babasının yaptığı tılsımı boynuna asmıştı. Metal, tenine değdiğinde soğuk ama bir şekilde güven vericiydi.
Evden çıkmadan önce, Rain annesinin odasının kapısına gitti. Kapı aralıktı. İçeride, komodinin üzerindeki tek bir mumun cılız ışığı yanıyordu. Emma, yatağında oturmuş, karnını nazikçe okşuyordu. Yüzü, mum ışığında bir heykel gibi ifadesizdi, ama gözleri, uzak bir fırtınayı izler gibiydi. Sanki olacakları biliyor ya da en azından hissediyordu. Rain, annesine bir şey söylemek istedi, ona sarılmak, her şeyin yoluna gireceğini fısıldamak istedi. Ama kelimeler boğazında düğümlendi. Emma'sının ördüğü o cam duvar, şimdi aralarında aşılmaz bir engel gibi duruyordu.
Sessizce geri çekildi. Eunan, merdivenlerin başında onu bekliyordu. Gözlerinde, Rain'in daha önce hiç görmediği bir ciddiyet vardı.
"Dikkatli ol," diye fısıldadı, Rain'in elini sıkıca tutarak. “Ne yapıyorsanız, dikkatli olun.”
Rain, abisinin elinin sıcaklığıyla bir an güç buldu. "Olacağız," dedi.
Dışarı çıktıklarında, soğuk hava yüzlerine bir tokat gibi çarptı. Rüzgar yoktu, ama hava, hissedilir bir enerjiyle doluydu. Sanki tüm dünya, nefesini tutmuş, bir şeyin başlamasını bekliyordu.
Ormana giden patika, zifiri karanlıktı. Marc'ın fenerinin dar ışık hüzmesi, önlerindeki çamurlu yolu aydınlatıyor, ağaçların gövdelerinde tuhaf, dans eden gölgeler yaratıyordu. Rain, etrafındaki dünyanın şarkısını dinlemeye çalıştı, ama bu gece şarkı yoktu. Sadece uğursuz, alçak bir frekans vardı; bir vızıltı, bir uğultu. Sanki devasa bir makine, yerin derinliklerinde çalışmaya başlamış gibiydi.
O burada, dedi Fısıltı. Sesi, bu uğultunun içinde bile netti. Enerjisini topluyor. Mağarada seni bekliyor.
İlk Yankı Mağarası'nın girişine ulaştıklarında, Rain'in korkusu daha da arttı. Mağaranın ağzı, normalden daha karanlık, daha davetkar ve aynı zamanda daha tehditkar görünüyordu. İçeriden gelen serinlik, artık sadece nemli bir hava akımı değil, mezar soğukluğu gibiydi.
"Hazır mısın?" diye sordu Marc, elini kızının omzuna koyarak.
Rain, boynundaki Denge Tılsımı'nı sıktı ve başını salladı. Korkuyordu, ama babasının varlığı ve Fısıltı'nın rehberliği ona güç veriyordu.
Birlikte, mağaranın yutan karanlığına adım attılar.
Fenerin ışığı, mağaranın duvarlarında gezindi. Her şey, Rain'in hatırladığı gibiydi; parıldayan kristaller, yosunlu kayalar, damlayan suyun sesi... Ama bu gece, her şeyin üzerinde bir "yanlışlık" hissi vardı. Sanki tanıdık bir odanın mobilyaları milimetrik olarak kaydırılmış gibiydi. Her şey yerindeydi ama hiçbir şey doğru değildi.
Mağaranın merkezindeki odaya ulaştıklarında, fenerin ışığı yassı, sunak benzeri kayayı aydınlattı. Ve o an, ikisi de nefesini tuttu.
Kayanın yüzeyi, hafif, hayaletimsi bir ışıkla parlıyordu. Ve üzerindeki o kadim semboller, daha önce hiç olmadığı kadar belirgindi. Sanki birisi onları karanlık bir mürekkeple yeniden çizmiş gibiydi.
"Bu imkansız," diye fısıldadı Marc, defterini çıkarıp çizimleriyle karşılaştırarak. “Bu enerji... kendiliğinden aktive oluyor.”
Rain, bir adım öne çıktı. Omzundaki işaret, pelerininin altında yanmaya başlamıştı. Hafif bir sıcaklık, oradan tüm vücuduna yayılıyordu.
O seni çağırıyor, dedi Fısıltı. Seni tuzağa çekiyor. Sakın korkunu belli etme. Korku, onun en sevdiği tattır.
Rain, derin bir nefes aldı. Babasının ona verdiği Denge Tılsımı'nı eline aldı. Gözlerini kapattı ve tüm dikkatini, içindeki o sessiz şarkıya, Fısıltı'nın varlığına ve omzundaki Mührün gücüne odakladı.
Dışarıdaki uğultu, mağaranın içindeki uğursuz sessizlik, hepsi zihninde geri çekildi. Sadece kendi kalp atışları ve Fısıltı'nın rehberliği kaldı.
Yavaşça, sunağa doğru yürüdü. Elini, parlayan kayanın üzerine koydu.
Ve o an, mağaradaki tüm ışıklar söndü. Marc'ın feneri, bir tıslama sesiyle aniden karardı. Zifiri, mutlak bir karanlık onları yuttu. Damlayan suyun sesi bile kesilmişti.
Sadece tek bir şey kalmıştı.
Mağaranın en derin köşesinden gelen, yavaş, sürüklenen bir ses. Ve o sesle birlikte, sıcaklığı emen, hayatı çeken, tarif edilemez bir soğukluk.
Nyx gelmişti.