Karanlık, mutlak ve ağırdı. Rain, kendi elini bile göremiyordu. Bir anlığına, sanki mağara yok olmuş, kendisi ve babası sonsuz bir boşluğa düşmüş gibi hissetti. Panik, soğuk bir yılan gibi midesinden yukarı tırmanıyordu.
"Baba?" diye fısıldadı, sesi boşlukta titredi.
"Buradayım," dedi Marc'ın sesi, çok yakınından geliyordu. "Sakin ol. Bu onun oyunu. Bizi korkutmaya çalışıyor."
Rain, babasının sesindeki sakinliğe tutunmaya çalıştı. Ama o sürüklenen ses yaklaşıyordu. Bir hışırtı, bir fısıltı, kurumuş yaprakların üzerinde gezinen bir şeyin sesi gibiydi. Ve o sesle birlikte gelen soğukluk, iliklerine işliyordu. Omzundaki Mühür, şimdi sadece sıcak değil, acı verecek derecede yanıyordu. Sanki bir alarm gibi, tehlikenin yaklaştığını haykırıyordu.
Korkma, dedi Fısıltı. Şarkıyı hatırla. Gözlerinle değil, kalbinle gör.
Rain, gözlerini sımsıkı kapattı. Dışarıdaki karanlığı ve korkuyu zihninden atmaya çalıştı. Fısıltı'nın dediği gibi, kalbine odaklandı. Annesinin gülümsemesini, babasının güven veren ellerini, Eunan'ın endişeli bakışını, evlerinin sıcaklığını... Sevginin ve güvenin melodisini bulmaya çalıştı.
Yavaş yavaş, zihninin derinliklerinde, cılız bir nota belirdi. Kendi şarkısı. Başlangıçta zayıftı, ama o odaklandıkça güçlendi. Bir melodiye, sonra bir armoniye dönüştü.
Ve o şarkıyı mırıldanmaya başladığında, karanlıkta bir şeyler değişti.
Tam karşılarında, mağaranın ortasında, belli belirsiz, hayaletimsi bir ışık belirdi. Bu, Rain'in omzundaki Mühür'den yayılan bir ışıktı. O parladıkça, Rain'in elindeki Denge Tılsımı da onunla rezonansa girerek hafifçe titremeye ve parlamaya başladı.
Işık, etraflarındaki küçük bir alanı aydınlattı. Babası hemen yanındaydı, yüzü kararlı ve tetikteydi. Ve ışık çemberinin hemen dışında, karanlığın içinde, O duruyordu.
Nyx.
Bu, bir insan ya da bir hayvan değildi. Fısıltı'nın tarif ettiği gibi, acıdan ve gölgeden dokunmuş bir varlıktı. Yırtık pırtık, karanlık bir pelerini andıran, sürekli dalgalanan, şekil değiştiren bir kütleydi. Bir yüzü yoktu, kolları ya da bacakları yoktu. Sadece, içinde yıldızların bile ışığını yutan, saf bir karanlık vardı.
Ama en korkuncu, sessizliğiydi. O varlığın olduğu yerde, ses yok oluyordu. Rain'in mırıldandığı şarkının notaları, ona yaklaştıkça zayıflıyor, sanki bir karadeliğe çekiliyormuş gibi emiliyordu.
Marc, korumacı bir içgüdüyle Rain'in önüne bir adım attı. "Ne istiyorsun?" diye sordu, sesi karanlıkta tok bir şekilde yankılandı.
Nyx cevap vermedi. Sadece yavaşça, sürüklenerek onlara doğru yaklaştı. Her hareketiyle, mağaradaki soğukluk daha da artıyordu.
Mührü istiyor, diye tekrarladı Fısıltı. Armoniyi. Senin ışığını.
Rain, babasının arkasından çıktı. Korkuyordu, ama şarkısı ona cesaret veriyordu. Mührün ışığı, onun kararlılığıyla daha da parladı.
"Onu alamazsın," dedi Rain, sesi titremesine rağmen şaşırtıcı derecede güçlü çıktı. "O benim bir parçam."
Nyx, aniden durdu. Şekilsiz kütlesi, bir anlığına dalgalandı. Ve o karanlığın tam ortasında, bir anlığına, bir şey belirdi.
Bir yüz.
Bu, bir hayal gibiydi; solgun, acı dolu ve inanılmaz derecede yorgun bir kadının yüzü. Gözleri kapalıydı, ama yüzündeki her çizgi, çağlar boyu süren bir ıstırabı anlatıyordu. Yüz, sadece bir saniyeliğine orada kaldı, sonra tekrar karanlığın içinde kayboldu.
Ama Rain, o yüzü görmüştü. Ve o yüzde, açıklayamadığı, rahatsız edici bir tanıdıklık vardı.
Bu görüntü, Rain'i o kadar sarstı ki, bir anlığına şarkısına odaklanmayı unuttu. Melodisi tekledi. Ve o anda, Nyx saldırdı.
Bu, fiziksel bir saldırı değildi. Nyx, karanlıktan bir dokunaç gibi uzanan bir gölge gönderdi. Gölge, doğrudan Marc'a değil, Rain'e yöneldi. Ama amacı ona zarar vermek değildi. Gölge, Rain'in zihnine uzandı.
Rain, aniden annesinin ağlayan yüzünü, babasının çaresizliğini, Isabela'nın dehşet dolu çığlığını, kendi yalnızlığını ve korkusunu hissetti. Nyx, onun en derin korkularını ve endişelerini ona karşı bir silah olarak kullanıyordu. Şarkısı tamamen sustu. Mührün ışığı titredi ve neredeyse sönecekti.
"RAIN!"
Marc'ın çığlığı, onu bu karanlık girdaptan çekti. Babası, elindeki fenerin metal gövdesiyle, sanki fiziksel bir düşmanmış gibi gölge dokunaca vurmaya çalışıyordu. Bu, çaresiz bir hareketti, ama Rain'in kendine gelmesi için yeterliydi.
Diren! diye haykırdı Fısıltı. Sevgi, en güçlü kalkanındır! Tılsımı kullan!
Rain, kendine geldi. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, elindeki Denge Tılsımı'nı iki eliyle kavradı ve onu bir kalkan gibi önüne kaldırdı. Tüm iradesiyle, ailesine duyduğu sevgiye odaklandı.
Tılsım, Mühür'den gelen son ışık kırıntısını aldı, onu odakladı ve saf, beyaz bir ışık patlamasıyla ileri fırlattı.
Işık, gölge dokunaca çarptı. Bir yanık kokusu ve tiz bir çığlık sesi duyuldu. Bu, bir insanın ya da hayvanın çığlığı değildi. Bu, acı çeken bir frekansın, yırtılan bir sessizliğin sesiydi. Gölge dokunaç, sanki aside değmiş gibi geri çekildi.
Nyx, o şekilsiz kütle, acıyla sarsıldı ve birkaç adım geriledi.
O anlık boşlukta, Marc kızını kolundan yakaladı. "Şimdi!" diye bağırdı. "Geri çekilmeliyiz! Onu burada yenemeyiz!"
Ama Rain, olduğu yerde duruyordu. Gözleri, Nyx'in az önce geri çekildiği karanlığa kilitlenmişti. O yüz... o acı dolu, tanıdık yüz... zihninden çıkmıyordu.
"O kim?" diye fısıldadı, daha çok kendi kendine. "O kadın kim?"
Nyx, yeniden toparlanıyordu. Karanlığı daha da yoğunlaşıyor, öfkesi mağaradaki havayı titretiyordu. Bu savaş, daha yeni başlıyordu.