Mevsimler, Grindelwald'ın üzerine birer birer örtüldü ve kalktı. Kışın keskin beyazlığı, yerini baharın çamurlu yeşiline, ardından da yazın dolgun, uykulu sıcaklığına bıraktı. Bastian, artık emekleyen, anlamsız ama neşeli sesler çıkaran, evin yeni güneşi haline gelmiş bir bebekti.
O Gündönümü gecesi, sanki uzak, kötü bir rüya gibi hafızalara kazınmıştı. Bir daha ne Nyx'in karanlık yankısı görüldü ne de Rain, zihninde Fısıltı'nın o tanıdık varlığını hissetti. Dünya'nın şarkısı bile normale dönmüştü; artık ne o acı dolu koro ne de uyumsuz notalar vardı. Sadece nehrin sakin uğultusu, rüzgarın fısıltısı ve ormanın dinginliği…
Rain, bu sessizliğe alışmaya çalışıyordu. Fısıltı'nın yokluğu, ilk başlarda bir uzvunu kaybetmiş gibi hissettirse de, zamanla bu boşluk, kendi düşünceleri ve kendi sessizliğiyle doldu. Artık o on yaşındaki korkmuş kız değildi. Gördükleri ve yaşadıkları, onu yaşıtlarından çok daha olgun, çok daha gözlemci yapmıştı. Omzundaki Mühür, artık yanmıyordu. Sadece teninin bir parçasıydı, taşıdığı sırların sessiz bir anıtı gibi.
Ailesi de kendi normallerini bulmuştu. Emma, Bastian'la birlikte eski neşesinin büyük bir kısmını geri kazanmıştı. Marc, defterini hâlâ saklıyordu ama artık geceleri onun başında beklemiyordu. O geceye dair sessiz anlaşmaları devam ediyordu. Sanki tehlike geçmiş, canavar yenilmiş ve hayat devam etmişti.
Ama bazen, en sakin anlarda, çatlaklar kendini belli ediyordu.
Bir yaz akşamı, ailece bahçede otururlarken, Bastian emekleyerek Rain'in yanına geldi ve elini onun omzuna, tam da Mührün üzerine koydu. O an, Rain'in omzundaki çiller, aylar sonra ilk kez, hafifçe karıncalandı. Ve Bastian, sanki çok tanıdık bir melodi duymuş gibi, başını kaldırıp Rain'e baktı ve gülümsedi. O anda, odada sadece Rain ve Marc'ın fark ettiği belli belirsiz bir enerji dalgalanması oldu. Emma, o an onlara bakıyordu ve yüzünden bir anlığına, o eski, korku dolu ifade geçti, sonra hızla kendini toparladı.
Bu küçük anlar, Rain'e hiçbir şeyin gerçekten bitmediğini hatırlatıyordu.
Her şey, on üçüncü yaş gününden birkaç ay sonra, sonbaharın ilk serin günlerinde değişti. O gün, kasabanın pazar yerine, daha önce hiç görmedikleri gezgin bir satıcı gelmişti. Yaşlı, kambur bir adamdı. Yüzü, derin çizgilerle doluydu ve gözlüklerinin ardındaki gözleri, sanki dünyaları görmüş gibi hem yorgun hem de inanılmaz derecede zeki bakıyordu. Diğer satıcıların aksine bağırmıyor, malını övmüyordu. Sadece tezgâhının arkasında sessizce oturuyor, sanki belirli bir müşteriyi bekliyormuş gibi etrafı süzüyordu.
Rain, tezgâhların arasında gezinirken, bu tuhaf adamın tezgâhı onu bir mıknatıs gibi çekti. Tezgâhta tuhaf mekanik parçalar, eski haritalar ve anlaşılmaz diyagramlarla dolu parşömenler vardı. Rain, tozlu bir sandığın dibinde bir şeye rastladı.
Bu, babasının Denge Tılsımı'na benzeyen, ama çok daha eski ve karmaşık bir nesneydi. Üzerinde, mağara duvarlarındaki ve babasının defterindeki o "armoni" sembolü vardı. Ama bu kez sembolün etrafında, daha önce hiç görmediği, tuhaf, yıldız benzeri harflerle yazılmış bir yazı vardı.
Rain, nesneyi eline aldığında, omzundaki Mühür, Gündönümü gecesinden beri ilk kez, güçlü bir şekilde yandı. Zihninde, bir anlığına, kopuk bir radyo sinyali gibi bir cızırtı duydu.
...Elysia…
Bu, Fısıltı'nın sesiydi. Zayıf, uzak ama şüpheye yer bırakmayacak kadar net. Sadece tek bir kelime. Bir isim.
Rain, başını kaldırdığında, yaşlı satıcının doğrudan ona baktığını gördü. Gözlerinde, hüzün ve beklenti karışımı bir ifade vardı. Sanki Rain'in o nesneyi bulacağını biliyormuş gibiydi. Adam, hafifçe başını salladı, sonra bakışlarını başka yöne çevirdi.
Rain, titreyen elleriyle satıcıya birkaç bozukluk uzatıp nesneyi aldı ve doğruca eve koştu. Babasını atölyesinde, ahşap oyarken buldu.
"Baba, bak!" dedi, nefes nefese.
Marc, elindeki nesneyi gördüğünde, oyma bıçağını elinden düşürdü. Yüzü bembeyaz kesilmişti. Nesneyi aldı, üzerindeki yazıyı inceledi.
"Bu... bu imkansız," diye fısıldadı. “Bu, eski alfabeden... Kimse bunu yüzyıllardır okuyamaz.”
"Orada ne yazıyor?" diye sordu Rain, kalbi hızla çarpıyordu. “Fısıltı'yı duydum, baba. Bir anlığına geri geldi. Bir isim söyledi. Elysia.”
Marc, gözlerini nesneden ayırmadan, sanki bir hayaleti görmüş gibi fısıldadı. "Bu bir isim değil, Rain. Bu bir ithaf. Bir uyarı." Yutkundu ve okudu:
“LENA FENOMENİ'NDEN KORUNMAK İÇİN. ELYSIA'NIN DİLEĞİ'NİN YANKISI İÇİN.”
Lena. Elysia. Bu isimler, Rain'e hiçbir şey ifade etmiyordu. Ama babasının yüzündeki dehşet, bu kelimelerin korkunç bir anlama geldiğini söylüyordu.
"Baba, bu ne demek?" diye sordu Rain. “Lena kim? Elysia kim?”
Marc, cevap vermedi. Sadece nesneye, sonra da kızının endişeli yüzüne baktı. Yıllardır bastırdığı, unuttuğunu sandığı tüm korkular, tüm sorular, şimdi bir sel gibi geri gelmişti. O gece mağarada duyulan o anlamsız cümle, şimdi bu nesnenin üzerindeki yazıyla birleşerek, devasa, korkunç bir bulmacanın ilk iki parçasını oluşturuyordu.
O senin annen.
Elysia'nın Dileği.
Marc, kızının omuzlarından tuttu. Gözlerinin içine baktı. "Bilmiyorum, Rain," dedi dürüstçe. “Ama öğrenme zamanı geldi. Artık saklanamayız.”
O gece, Marc deri kaplı defterini raftan indirdi. Ama bu kez, sadece bir baba ve kızı değillerdi. Bu kez, bir arayışın içindeydiler. Cevapları bulmak için bir yolculuğa çıkmak zorundaydılar.
Rain, elinde o kadim nesneyle, odasının penceresinden dışarı baktı. Pazar yeri boşalmıştı. O gizemli, yaşlı satıcı gitmişti. Sanki görevini tamamlamış, bırakması gereken mesajı bırakmış ve geldiği gibi sessizce ortadan kaybolmuştu.
Grindelwald, her zamanki gibi sakin ve huzurlu görünüyordu. Ama Rain için artık hiçbir şey aynı değildi. Omzundaki Mühür, elindeki nesne ve zihninde yankılanan iki yabancı isim... Bunlar, onu çok daha büyük bir hikayeye, zamanın ve mekanın ötesinde bir trajediye bağlayan görünmez iplerdi. Ve o ipleri takip etmekten başka çaresi yoktu.