ŞAFAĞIN SESSİZLİĞİ VE BİR HAYATIN İLK NEFESİ

Bölüm 14

Mağaradan eve giden yol, geldikleri yoldan çok daha uzun sürdü. Her adım, kurşundan yapılmış gibi ağırdı. Ne Marc ne de Rain konuşuyordu. Söyleyecek bir şey yoktu. Yaşadıkları şey, kelimelerin taşıyabileceğinden çok daha büyüktü. Şafağın gri ışığı, yorgun yüzlerini aydınlatırken, ikisi de o gece mağarada ruhlarının bir parçasını bıraktıklarını biliyorlardı.

Evin ışıklarının yandığını uzaktan gördüler. Bu, içlerini bir nebze olsun ısıttı. Eunan, endişeyle onları beklemiş olmalıydı.

Ama kapıyı açtıklarında, onları bekleyen manzara çok daha farklıydı.

Eunan, salonun ortasında duruyordu, yüzü endişe ve panik arasında bir yerdeydi. "Baba! Rain! Çabuk!" diye bağırdı. “Annem!”

Marc ve Rain, anında kendi yorgunluklarını unuttular. Yatak odasına koştuklarında, Emma'yı yatağın kenarına oturmuş, derin ve sancılı nefesler alırken buldular. Yüzü ter içindeydi, ama gözlerinde artık o boş keder yoktu. Onun yerine, odaklanmış, ilkel bir güç vardı.

"Zamanı geldi," dedi, sesi zorlukla çıkıyordu.

Marc, bir anlık şaşkınlığın ardından hemen harekete geçti. Yıllardır bu an için hazırlanmış gibiydi. Sakin ve yetkin bir şekilde Eunan'a sıcak su ve temiz havlu getirmesini söyledi, kendisi de Emma'nın yanına oturdu, elini tuttu ve ona yatıştırıcı şeyler fısıldamaya başladı.

Rain, odanın kapısında donakalmıştı. Birkaç saat önce, dünyanın kaderini etkileyebilecek karanlık bir varlıkla yüzleşmişti. Ama şimdi, burada, bu odada, çok daha gerçek, çok daha ezici bir güçle karşı karşıyaydı: Hayatın kendisi. Annesinin acısı, çabası, odayı dolduran o yoğun enerji... hepsi, mağaradaki o soğuk, ölü sessizliğin tam zıttıydı.

Saatler, bir sisin içinde gibi geçti. Dışarıda, Gündönümü gününün güneşi nihayet bulutları yararak vadiye ışıklarını dökmeye başladı. Ve tam da o ilk sıcak ışık huzmesi pencereden içeri süzülüp odanın zemininde bir leke oluşturduğunda, odayı yeni, güçlü bir ses doldurdu.

Bir bebeğin ilk ağlayışı.

Her şey durdu. Gecenin tüm korkusu, tüm yorgunluğu, tüm kafa karışıklığı, o minicik ama hayat dolu çığlığın içinde eriyip gitti.

Marc, gözleri yaşlarla dolu bir halde, kundaklanmış küçük bir bohçayı Emma'nın kollarına bıraktı. Emma, yorgun ama yüzünde muazzam bir sevgi ve rahatlama ifadesiyle, oğluna baktı.

"Bastian," diye fısıldadı.

Rain, yavaşça yatağa yaklaştı. Kardeşine baktı. Küçücük, buruşuk bir yüzü, sıkıca kapalı gözleri ve bir tutam kumral saçı vardı. O an, Rain'in içinde bir şeyler çözüldü. Fısıltı'nın gidişiyle oluşan o boşluk, o yalnızlık hissi, bu yeni hayatın varlığıyla bir nebze olsun dolmuştu. Bu, yeni bir şarkıydı. Saf, lekesiz ve umut dolu bir şarkı.

Elini uzattı ve Bastian'ın minicik eline dokundu. Bebek, içgüdüsel bir hareketle onun parmağını kavradı. O küçücük elin sıkıca tutuşu, Rain'in haftalardır hissettiği en gerçek, en somut şeydi.

O günden sonra, evdeki atmosfer yavaş yavaş değişmeye başladı. Bastian'ın varlığı, bir çapa gibiydi. Ağlamaları, mırıltıları, masum kokusu, aileyi şimdiki zamana, somut gerçekliğe bağlıyordu. Emma, annelikle birlikte yeniden canlanmış gibiydi. Yüzündeki o camdan duvar, tamamen yok olmasa da, üzerinde çatlaklar belirmişti. Artık uzaklara bakmıyordu; gözleri sadece oğlunun üzerindeydi.

Marc, defterini bir süreliğine rafa kaldırdı. Geceleri Rain ile fısıldaşmak yerine, beşiğin başında nöbet tutuyor ya da Emma'ya yardım ediyordu. Mağarada olanlar hakkında bir daha hiç konuşmadılar. Sanki aralarında, o geceyi bir süreliğine unutmak, bu yeni normale tutunmak için sessiz bir anlaşma yapılmış gibiydi.

Rain için ise hayat, tuhaf bir ikiliğe bölünmüştü. Gündüzleri, o da ailesinin geri kalanı gibi bu yeni düzene adapte olmaya çalışıyordu. Kardeşine yardım ediyor, onunla konuşuyor, dünyanın şarkısındaki o yeni, neşeli notayı dinliyordu.

Ama geceleri, Fısıltı'nın yokluğu, sağır edici bir sessizlik olarak geri dönüyordu. Zihni, hiç olmadığı kadar yalnızdı. Bazen, uykuya dalmadan önce, boşluğa doğru fısıldardı. "Fısıltı? Orada mısın?" Ama cevap gelmezdi.

Ve Nyx... Nyx de gitmişti. Gündönümü'nden beri, ne ormanda ne de kasabada o karanlık yankıdan bir iz vardı. Sanki o anlamsız kelime, "Annen", onu korkutup kaçırmaya yetmişti.

Her şey normale dönmüş gibiydi. Ama Rain, bunun sadece bir fırtına öncesi sessizlik olduğunu biliyordu. Nyx gitmemişti, sadece geri çekilmişti. Fısıltı yok olmamıştı, sadece bağlantıları kopmuştu. Ve mağarada duyduğu o cümle, "O senin annen", bir kilit gibi zihninde asılı duruyordu. Anlamsız, imkansız ama bir şekilde de görmezden gelemeyeceği kadar güçlü bir kilit.

Bir gün, o kilidi açacak anahtarı bulması gerekecekti. Ama şimdilik, sadece bir ablaydı. Ve bu, şimdilik yeterliydi.