DEFTER VE GÖLGE OYUNLARI

Bölüm 2

Kahvaltı masası, evin kalbiydi. Marc'ın kestiği ekmeğin taze kokusu, Emma'nın demlediği dağ kekiği çayının buharıyla karışıyordu. Eunan, on iki yaşındaki bir çocuğun tüm ciddiyetiyle, tereyağını ekmeğine yayarken bir yandan da babasının anlattığı bir hikayeye gülüyordu. Marc, her zaman anlatacak bir hikaye bulurdu. Genellikle kasabanın yaşlılarından duyduğu, dağların ruhları ya da ormanın derinliklerindeki unutulmuş patikalarla ilgili efsaneler olurdu bunlar.

Rain, çayından bir yudum alırken babasını izledi. Marc'ın elleri büyüktü, nasırlıydı; bir zanaatkarın, bir şeyler inşa eden bir adamın elleriydi. Ama o eller, en ince ahşap oymalarını yapabildiği gibi, en narin yabani çiçeği de kökünü incitmeden topraktan çıkarabilirdi. Gözlerinde her zaman bir merak pırıltısı olurdu. Sanki dünya, çözülmeyi bekleyen devasa, dost canlısı bir bulmaca gibiydi onun için.

"…ve ihtiyar Hans diyor ki," diye devam etti Marc, sesinde tiyatral bir tonla, “eğer Gündönümü gecesi, ay tam tepedeyken İlk Yankı Mağarası'na gidersen, taşların fısıldadığını duyabilirmişsin. Geçmişin fısıltılarını.”

Eunan gözlerini devirdi. “Baba, bunlar sadece masal. Clara'nın babası oraya geçen yaz gitti, sadece bir sürü yarasa ve nemli kaya görmüş.”

Marc güldü. “Ah, ama Clara'nın babası dinlemeyi bilmiyordur ki! Dinlemek bir sanattır, Eunan. Sadece kulaklarınla değil, kalbinle dinlemelisin.”

Rain, babasının bu sözleriyle irkildi. Dinlemek. Fısıltı'nın sabah söylediği kelime. Babası da mı duyuyordu dünyanın şarkısını? Ama onun bahsettiği şey farklı gibiydi. Daha çok bir metafor, bir his gibi.

Emma, elinde bir sepet dolusu kırmızı elmayla masaya katıldı. “Marc, çocukların aklını yine hurafelerle doldurma. Hadi, bitirin kahvaltılarınızı, yoksa okula geç kalacaksınız.”

Kahvaltıdan sonra, Marc her zamanki gibi masanın kenarına çekildi ve eskimiş, deri kaplı defterini çıkardı. Bu defter, onun en değerli hazinesiydi. İçinde ne olduğunu kimse tam olarak bilmezdi. Bazen çizimler yapardı; kasabada gördüğü tuhaf bir böceğin kanat yapısını, eski bir evin mimarisini ya da bir ağacın köklerinin toprağı nasıl kavradığını çizerdi. Bazen de sayfalar dolusu, kimsenin anlamadığı formüller ve notlar yazardı. Rain, babasının bu deftere bir şeyler yazarken yüzünün aldığı ifadeyi izlemeyi severdi. O anlarda, babası sanki bu dünyadan kopar, sadece kendisinin anladığı bir dilde konuşan başka bir aleme geçerdi.

Bugün de öyleydi. Marc, bir sayfaya eğilmiş, kaşları çatık, dudakları belli belirsiz bir şeyler mırıldanarak bir şeyler karalıyordu. Rain, merakına yenik düşüp yanına sokuldu. Babası, onun geldiğini fark etmemiş gibiydi. Sayfada, iç içe geçmiş spiraller, geometrik şekiller ve Rain'in anlamadığı harfler vardı. Ama bir şey dikkatini çekti. Sayfanın kenarına, diğerlerinden ayrı bir şekilde yazılmış, büyük bir "A" harfi. Bu harfin yanında, sanki bir uyarı gibi, bir de soru işareti duruyordu.

Tam o sırada, mutfak penceresinden sızan güneş ışığı, yerdeki ahşap döşemede bir ışık havuzu oluşturdu. Ve o havuzun kenarında, bir anlığına, bir gölge belirdi.

Bu, odadaki eşyaların yarattığı bir gölge değildi. Daha uzun, daha inceydi. Bir kadının silüetiydi bu. Orada sadece bir kalp atımı kadar durdu; uzun saçları ve omuzlarına dökülen bir şalı andıran bir şekli vardı. Gölgenin bir rengi yoktu, daha çok bir yokluk gibiydi; ışığın o noktada büküldüğü, var olması gereken bir şeyin eksik olduğu bir yer gibi. Rain, nefesini tuttu. Gölge, sanki onu fark etmiş gibi, başını hafifçe ona doğru çevirdi. Bir yüzü yoktu, ama Rain, o gölgenin ona baktığını biliyordu. İçinde bir hüzün, tarifi imkansız bir özlem vardı. Sanki kayıp bir şeyi arıyor gibiydi.

“Rain?”

Marc'ın sesiyle irkildi. Başını çevirdiğinde, babası ona bakıyordu. Defterini kapatmıştı. Rain tekrar pencerenin aydınlattığı yere baktı. Gölge gitmişti. Sanki hiç var olmamış gibi.

“İyi misin, çilli kızım? Rengin solmuş gibi.”

Rain yutkundu. “İyiyim baba. Sadece... bir şey gördüm sandım.”

Marc gülümsedi, ama gözlerindeki merak pırıltısı bir anlığına endişeye dönüştü. "Güneşin oyunlarıdır," dedi yumuşak bir sesle. “Bazen ışık, bize görmek istediklerimizi gösterir.”

Ama Rain, bunun bir ışık oyunu olmadığını biliyordu. Bu, daha önce de gördüğü bir şeydi. Kasabanın pazar yerinde kalabalığın arasında, ormanda ağaçların arkasında, hatta bazen kendi odasının köşesinde... Anlık, belli belirsiz bir kadın gölgesi. Her seferinde aynı hüzünlü, arayış içindeki duruş.

Fısıltı, zihninde yeniden konuştu. Sesi bu kez bir uyarı gibiydi.

O seni arıyor. Ama aradığı sen değilsin.