OKUL YOLU VE DİKENLER

Bölüm 3

Okul yolu, Grindelwald'ın kendisi gibiydi; yokuş yukarı, dolambaçlı ve her köşesinde küçük bir sır saklayan. Patika, taş duvarların ve yabani gül çalılarının arasından kıvrılarak ilerliyordu. Sabah güneşi artık dağların zirvesini aşmış, vadiye altın rengi bir ışık döküyordu. Rain ve Eunan, yan yana, sessizce yürüyorlardı. Eunan, her zamanki gibi, düşüncelerine dalmıştı. Muhtemelen babasının defterindeki formüllerden birini ya da kasabadaki su değirmeninin nasıl daha verimli çalışabileceğini düşünüyordu.

Rain ise etrafını dinliyordu. Dünyanın şarkısı, güneş yükseldikçe daha canlı, daha neşeli bir hal almıştı. Çiğ taneleri buharlaşırken çıkan belli belirsiz tıslama, bir uğur böceğinin bir yaprağın kenarında tereddütle attığı adımların minicik ritmi, uzaktaki bir şelalenin hiç bitmeyen uğultusu... Hepsi büyük bir orkestranın parçasıydı. Ama o sabahki hüzünlü keman sesi, neşeli notaların arasında hâlâ duyuluyordu. Zayıf ama inatçı bir sızı gibi.

“Yine o dünyadasın, değil mi?”

Eunan'ın sesi, Rain'i düşüncelerinden kopardı. Abisi ona bakıyordu, gözlerinde alaycı bir pırıltı vardı ama altında bir endişe de seziliyordu.

"Hangi dünya?" diye sordu Rain, masumca.

"İşte o... 'dinlediğin' dünya," dedi Eunan, tırnak işareti yaparcasına parmaklarını oynatarak. “Bazen öyle bir dalıyorsun ki, sanki burada değilmişsin gibi.”

Rain omuz silkti. Bunu nasıl açıklayabilirdi ki? Abisi için dünya, ölçülebilen, hesaplanabilen, anlanabilen bir yerdi. Rakamlar ve mantıkla işliyordu. Rain'in dünyası ise notalar ve duygularla.

Okulun taş binası, patikanın sonundaki bir açıklıkta göründüğünde, Rain midesinde hafif bir sıkışma hissetti. Okulu seviyordu, öğrenmeyi, kitapların kokusunu seviyordu. Ama okulu sevmemesi için de bir neden vardı. Ve o neden, okulun girişindeki merdivenlerde oturmuş, iki yanındaki kızlara bir şeyler anlatarak gülen Isabela'dan başkası değildi.

Isabela, kasabanın en zengin tüccarının kızıydı. Saçları her zaman parlak kurdelelerle örülü, elbiseleri her zaman lekesiz olurdu. Ama gülümsemesi, dikenli bir gülün yaprakları gibiydi; güzel ama dokunursan canını acıtırdı.

Rain ve Eunan yanlarından geçerken, Isabela'nın bakışları doğrudan Rain'e kilitlendi. Gözleri, Rain'in omzundaki çillere takıldı.

"Bakın kızlar," dedi Isabela, sesi yapmacık bir tatlılıkla doluydu. “Kasabanın küçük çilli kuşu da gelmiş. Annen bugün de yıldız tozlarını saydı mı, Rain?”

Yanındaki kızlar kıkırdadı. Rain, yanaklarının kızardığını hissetti. Başını öne eğdi ve adımlarını hızlandırdı. Eunan, korumacı bir tavırla Rain'in yanına biraz daha yaklaştı.

"Onu dinleme," diye fısıldadı. “Sadece kıskanç.”

Ama Rain, Isabela'nın sözlerinin neden canını yaktığını biliyordu. Çünkü o çiller, sadece çil değildi. Annesinin her sabah dokunduğu, Fısıltı'nın varlığıyla karıncalanan, dünyanın şarkısıyla titreşen o küçük noktalar, onun en büyük sırrıydı. Ve Isabela, bilmeden de olsa, o sırra dokunmuş, onu herkesin önünde alay konusu yapmıştı.

Sınıfa girdiklerinde, Rain her zamanki gibi pencere kenarındaki sırasına oturdu. Dışarıdaki büyük meşe ağacını izlemek, onu sakinleştirirdi. Ders başlamıştı, öğretmenleri Bayan Corvald, kasabanın tarihini anlatıyordu. Ama Rain'in zihni başka yerdeydi. Isabela'nın sözleri, sabahki hüzünlü melodi ve mutfakta gördüğü o esrarengiz gölge... Hepsi birbiriyle alakasız parçalar gibiydi, ama Rain, içten içe hepsinin aynı, büyük, anlaşılmaz bir resme ait olduğunu hissediyordu.

Tam o sırada, Fısıltı yeniden konuştu. Sesi bu kez şefkatliydi, sanki bir teselli gibiydi.

Dikenler, sadece korkan çiçeklerde olur. Onun şarkısı zayıf ve korku dolu. Seninkisi ise... seninki bir gün tüm vadiyi dolduracak.

Rain, elini usulca omzuna götürdü. Parmaklarının altında, çillerinin hafifçe ısındığını hissetti. Belki de Fısıltı haklıydı. Belki de bir gün, kendi şarkısı, Isabela'nın dikenli sözlerinden daha güçlü olacaktı.

Ancak dersin ortasında, pencereden dışarı bakarken, o anlık his yine geldi. Büyük meşe ağacının gövdesine yaslanmış, sanki onu izliyormuş gibi duran o kadın gölgesi... Oradaydı. Sadece bir saniyeliğine. Sonra, güneş bulutun arkasına girip ışık değiştiğinde, kayboldu. Ama Rain, onun orada olduğunu görmüştü. Ve bu kez, gölgenin hüznü daha da yoğundu. Sanki bir uyarıda bulunmaya, bir şeyi anlatmaya çalışıyor ama sesi çıkmıyor gibiydi.

Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu gölge neydi? Ve ondan ne istiyordu?