DUVARLARIN İÇİNDEKİ HAYALETLER

Bölüm 36

Grindelwald'daki o küçük evde günler, tuhaf, gergin bir sessizlik içinde geçmeye başladı. Dışarıdan bakan biri için hiçbir şey değişmemişti; bacadan duman tütüyor, pencerelerden sıcak bir ışık sızıyordu. Ama içeride, iki farklı gerçeklik, aynı çatı altında yaşamaya çalışıyordu.

Lena ve mürettebatının yankıları, evin daimi, sessiz sakinleri olmuştu. Fiziksel bir formları olmadığı için, duvarların, mobilyaların ve hatta insanların içinden geçebiliyorlardı. Onların varlığı, en çok evin atmosferinde hissediliyordu. Bazen, nedensiz bir soğukluk odayı kaplar, bazen de bir köşede, kimseye ait olmayan belli belirsiz bir hüzün dalgalanırdı. Geceleri, evin ahşap zemininden gelen gıcırtılara, açıklanamayan fısıltılar ve uzak anıların yankıları karışırdı.

Emma, bu duruma en zor alışandı. Evinin, kendi mahremiyetinin, bu isimsiz, acı dolu ruhlar tarafından işgal edilmesi, onu sürekli bir gerginlik içinde tutuyordu. Mutfakta yemek yaparken, yarı saydam bir askerin onun içinden geçip gitmesi, onu çığlık atmamak için kendini zor tuttuğu anlardan sadece biriydi. Marc'la neredeyse hiç konuşmuyor, ona karşı derin bir öfke ve kırgınlık besliyordu. Bu "canavarları" eve getiren oydu. Ailelerinin o kırılgan huzurunu sonsuza dek yok eden oydu.

Marc ise, kendini tamamen atölyesine kapatmıştı. Muazzam bir suçluluk duygusuyla boğuşuyordu. Ailesini korumak için çıktığı yolculuk, onları daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir tehlikenin ve belirsizliğin içine atmıştı. Şimdi, tek bir amacı vardı: Bu ruhlara yardım etmek. Onlara bir tür somutluk, bir tür varoluş kazandırmak. Defteri, biyo-mekanik, kuantum fiziği ve enerji transferi üzerine çılgınca teorilerle doluyordu. Biyo-sentetik bedenler yaratma fikri, bir takıntı haline gelmişti.

Eunan, ailenin sessiz gözlemcisiydi. Korkuyordu, ama aynı zamanda büyülenmişti. Bu hayaletler, onun için birer bilmeceydi. Onları izliyor, hareketlerini, belli belirsiz tepkilerini not alıyordu. Özellikle Lena, onun ilgisini çekiyordu. O, diğerleri gibi amaçsızca süzülmüyordu. Onda bir irade, bir zeka vardı. Eunan, bazen onun, küçük kardeşi Bastian'ın beşiğinin başında durup, bebeği uzun uzun izlediğini görüyordu. Yüzünde, acı, merak ve anlamsız bir tanıdıklık ifadesiyle.

En büyük yükü ise Rain taşıyordu.

Mührü, artık sadece bir enerji kaynağı değil, bir antendi. Evdeki tüm o kayıp ruhların bitmeyen fısıltılarını, anı kırıntılarını, kederlerini ve umutlarını doğrudan zihnine alıyordu. Bu, başlarda onu delirtecek gibiydi. Geceleri, tanımadığı askerlerin savaş anılarıyla, bilmediği ailelerin özlemleriyle uyanıyordu.

Ama zamanla, bu kaosu yönetmeyi öğrendi. Fısıltıları birer birer ayırmayı, onları dinlemeyi ama onlara kapılmamayı. O, bu kayıp ruhların istemeden de olsa sığındığı bir liman, bir tür itirafçı haline gelmişti.

En güçlü bağ ise, Lena ile arasındaydı.

Bir akşam, Rain odasında, babasının defterindeki "Lena Fenomeni" yazısını okumaya çalışırken, o tanıdık soğukluk odayı doldurdu. Lena'nın hayaleti, odanın ortasında belirmişti.

Rain, artık ondan korkmuyordu. "Merhaba," diye fısıldadı.

Lena, cevap vermedi. Ama Rain, onun düşüncelerini, daha doğrusu duygularını hissedebiliyordu. Merak. Kafa karışıklığı. Ve Rain'e karşı, açıklayamadığı bir çekim.

Rain, cesaretini topladı. “Senin adın Lena, değil mi?”

Hayaletin formu, bu isimle hafifçe titredi.

"Babam... babam seni orada gördü," diye devam etti Rain. “Gölge Boyutu'nda. Sen bir Amiral'mişsin.”

Lena'nın hayaleti, yavaşça Rain'e yaklaştı. Yarı saydam eli, sanki bir şeye dokunmak ister gibi havada asılı kaldı. Rain, onun zihninden bir görüntü seli aktığını hissetti: Yıldızlarla dolu bir komuta köprüsü, bir süpernovanın kör edici ışığı, çocuklarının gülen yüzleri, annesinin yorgun ama sevgi dolu gülümsemesi…

Ve sonra, Lena'nın zihninden tek bir kelime, Rain'in zihnine net bir şekilde ulaştı.

<Elysia...>

Rain, donakaldı. Bu, Fısıltı'nın aylar önce fısıldadığı o isimdi. Bu hayalet, bu kayıp Amiral, o ismi nereden biliyordu?

"O ismi... sen de mi duydun?" diye sordu Rain, şaşkınlıkla.

Lena, cevap olarak, elini Rain'in omzuna doğru uzattı. Eli, fiziksel olarak dokunmadan, Mührün enerjisine dokundu.

O an, ikisi arasında bir köprü kuruldu. Rain, Lena'nın yüzyıllar süren acısını, yalnızlığını ve pişmanlığını bir anlığına kendi ruhunda hissetti. Lena ise, Rain'in içindeki o saf, genç enerjiyi, o tanıdık ama bir o kadar da yabancı ruhun şarkısını duydu. Sanki kırık bir ayna, kayıp parçasına bir anlığına kavuşmuş gibiydi.

Bu, acı verici ama aynı zamanda aydınlatıcı bir andı.

O günden sonra, aralarında sessiz bir ortaklık başladı. Lena, Rain'e Gölge Boyutu'nun doğasını, enerjinin nasıl işlediğini, zihninden geçen görüntüler ve hislerle öğretmeye başladı. Rain ise, Lena'ya bu yeni dünyanın seslerini, renklerini, duygularını, kendi Mührü aracılığıyla "tercüme" ediyordu.

Biri geçmişin hayaleti, diğeri geleceğin anahtarı olan bu iki varlık, evin sessizliğinde, kimsenin anlamadığı bir dilde, birbirlerinin yaralarını sarmaya ve birlikte bir çıkış yolu aramaya başladılar. Ve bu tuhaf dostluk, o evin çatısı altındaki en büyük umut ışığı olacaktı.