Marc'ın atölyesi, artık bir ahşap işleme yerinden çok, bir simyacının laboratuvarını andırıyordu. Tezgâhların üzeri, ahşap yongaları yerine, devre kartları, kristal güç hücreleri ve Marc'ın hurdalıktan topladığı eski teknolojik aletlerin parçalarıyla doluydu. Geceleri, atölyenin pencerelerinden, kaynak makinesinin mavi, titrek ışığı sızıyordu.
Marc, imkansızı başarmaya çalışıyordu: Bir ruha, bir beden vermek.
Lena ve mürettebatının bilinç yankıları, bu evrende birer hayaletten ibaretti. Enerji formundaydılar, ama maddeyle etkileşime giremiyorlardı. Marc'ın teorisi basitti, ama uygulaması neredeyse olanaksızdı. Eğer bu bilinçleri barındıracak, onların enerji frekansıyla uyumlu sentetik bir "yuva" yaratabilirse, belki de onlara yeniden bir varoluş şansı verebilirdi.
İlk prototipi, metal ve sentetik polimerlerden yapılmış, insansı bir iskeletti. Göğüs kafesinin ortasında, cihazından kurtardığı o "rezonans anahtarının" bir parçasını ve Rain'in saçından aldığı birkaç teli (Mührün genetik imzasını taşıdığı için) içeren bir güç çekirdeği vardı.
"Bu delilik, Marc," dedi Eunan bir akşam, babasının atölyesine girdiğinde. Artık on altı yaşına gelmiş, babası gibi zeki ve gözlemci bir genç adama dönüşmüştü. “Bir makineye, bir hayaleti nasıl sığdıracaksın?”
Marc, yorgun gözlerini prototipten ayırmadan cevap verdi. “O bir makine değil, Eunan. O bir kap. Bir çapa. Onların bu gerçekliğe tutunmalarını sağlayacak bir çapa.”
Ama her denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Bir mürettebat üyesinin zayıf bilinç yankısını prototipe yönlendirmeye çalıştığında, sentetik beden ya hiç tepki vermiyor ya da kısa bir titremenin ardından güç çekirdeği yanıyordu. Enerji uyumsuzdu. Frekanslar tutmuyordu.
Bu başarısızlıklar, Marc'ı daha da umutsuzluğa sürüklüyordu. Bu, sadece bilimsel bir meydan okuma değildi. Bu, onun kefaretiydi. Bu ruhları bu dünyaya o getirmişti. Onlara bir çözüm bulmak, onun sorumluluğuydu.
Evin içindeki hayat ise, bu bilimsel dramadan habersiz, kendi gerilimleriyle devam ediyordu. En büyük gerilim, Emma ile Lena arasındaydı.
Emma, Lena'nın hayaletinden özellikle rahatsız oluyor ve korkuyordu. Diğer ruhlar dağınık ve belirsizken, Lena'da bir irade, bir amaç vardı. Emma, onun varlığını, evindeki otoritesine bir tehdit olarak görüyordu. Özellikle de Lena'nın, küçük oğlu Bastian'ın beşiğinin başında saatlerce durmasından nefret ediyordu.
Bir gün, Emma mutfakta Bastian'a mamasını yedirirken, Lena'nın hayaleti yine odanın köşesinde belirdi. Sadece duruyor ve izliyordu. Yüzünde o tanıdık, acı ve merak dolu ifade vardı.
Emma, daha fazla dayanamadı.
"Ne istiyorsun?" diye tısladı hayalete doğru. “Neden sürekli onu izliyorsun? Ondan uzak dur!”
Lena, fiziksel olarak konuşamıyordu. Ama odadaki atmosfer, onun duygularıyla anında değişti. Bir keder dalgası, odayı kapladı.
O an, Rain mutfağa girdi. İki kadın arasındaki o buz gibi gerilimi anında hissetti.
"Anne, yapma," dedi. “O sadece... merak ediyor. O, çocukları olan bir anneydi.”
"O hiçbir şey değil, Rain!" diye karşılık verdi Emma, sesi titriyordu. “O, bu evdeki bir hastalık. Bizi yavaş yavaş zehirleyen bir gölge. Baban atölyesinde aklını kaçırıyor, sen geceleri tanımadığın insanların kabuslarıyla uyanıyorsun, Eunan bir hayalet avcısına döndü! Bu bir hayat mı?”
“Bu, babamın kurtardığı bir hayat!”
“Bu, babanın mahvettiği bizim hayatımız!”
Tartışmaları, Bastian'ın korkuyla ağlamaya başlamasıyla kesildi. Emma, oğlunu kucağına alıp susturmaya çalışırken, gözleri öfke ve çaresizlikle doluydu.
Lena'nın hayaleti, bu sahne karşısında yavaşça geri çekildi ve duvarın içinden geçerek kayboldu.
O gece, Rain odasında Lena'yı bekledi. Hayalet, her zamanki gibi geldi. Ama bu kez, ondan yayılan keder, her zamankinden daha yoğundu.
Rain, Mührü aracılığıyla onun zihnine uzandı. Ona, annesinin korkusunu, bu durumun onun için ne kadar zor olduğunu anlatmaya çalıştı.
Ve Lena, ilk defa, Rain'e net bir mesaj gönderdi. Bu, bir kelime ya da bir görüntü değildi. Bu, bir histi. Bir çözümün, bir anahtarın hissi.
Rain, aniden anladı.
Atölyeye koştu. Marc, yine başarısız bir denemenin ardından, başı ellerinin arasında, tezgâhın başında oturuyordu.
"Baba," dedi Rain, nefes nefese. “Yanlış şeyi kullanıyorsun.”
Marc, yorgun bir şekilde başını kaldırdı. “Ne demek istiyorsun?”
“Güç kaynağı... Enerji... O sentetik kalbe hayat verecek olan şey, ne kristaller ne de benim saçım. Daha fazlasına ihtiyacı var. Organik bir şeye. Canlı bir şeye.”
Marc, kaşlarını çattı. “Ne gibi?”
Rain, bir an tereddüt etti. Bu, delice bir fikirdi. Ama Lena'nın ona hissettirdiği şey, şüpheye yer bırakmayacak kadar netti.
"Bir kalp atışına," dedi. “Saf, lekesiz bir yaşam enerjisine. Tıpkı... tıpkı Bastian'ınki gibi.”
Marc, dehşetle kızına baktı. Bir bebeğin yaşam enerjisini, bir makineyi çalıştırmak için kullanmak... Bu, ahlakın ve bilimin en karanlık sınırlarını aşmak demekti.
Ama aynı zamanda, bu fikirde, korkunç bir mantık vardı.