Okul çıkışı, her zaman günün en güzel zamanıydı. Derslerin ağırlığı omuzlardan kalkar, kasabanın üzerine çöken öğleden sonra uykululuğu yerini çocukların neşeli seslerine bırakırdı. Ama Rain, o gün her zamanki gibi Eunan'la birlikte eve dönmek yerine, patikadan ayrılıp ormana doğru sapan dar yola yöneldi.
"Nereye gidiyorsun?" diye seslendi Eunan arkasından.
"Clara ile buluşacağım," diye cevap verdi Rain. “Kütüphaneye gideceğiz.”
Bu küçük bir yalandı, ama gerekliydi. Eunan, Rain'in tek başına ormanın derinliklerine gitmesine asla izin vermezdi. Ama Rain'in gitmesi gerekiyordu. Babasının sabah bahsettiği yer, İlk Yankı Mağarası, onu bir mıknatıs gibi çekiyordu. Taşların fısıltısı... Belki de orada, dünyanın şarkısını daha net duyabilirdi. Belki de o hüzünlü keman sesinin kaynağını bulabilirdi.
Ormanın içi, kasabadan tamamen farklı bir dünyaydı. Dev gövdeli çamlar ve meşeler, güneş ışığını benekli bir desene dönüştürerek yere seriyordu. Hava, nemli toprak, çürüyen yapraklar ve reçine kokuyordu. Rain, patikada ilerlerken etrafındaki seslere odaklandı. Bir ağaçkakanın ritmik takırtısı, bir sincabın dallar arasındaki telaşlı hışırtısı, rüzgarın yapraklar arasında gezinirken çıkardığı okyanus benzeri uğultu... Her şey yerli yerindeydi.
Fısıltı, ormanın sessizliğinde daha berraktı.
Burası kadim bir yer. Kökleri, zamanın kendisinden daha derin. Şarkısı güçlüdür.
Rain, Fısıltı'nın ne demek istediğini hissedebiliyordu. Buradaki ağaçlar, kayalar, toprak... hepsi sanki çok uzun zamandır var olan, çok şey görmüş geçirmiş bir bilgeliğe sahipti.
Mağaranın girişi, yosun tutmuş dev bir kayanın dibinde, karanlık bir ağız gibi açılıyordu. İçeriden serin ve nemli bir hava akımı geliyordu. Rain bir an tereddüt etti. Kasaba efsaneleri, bu mağaranın tekinsiz olduğunu söylerdi. Ama merakı, korkusuna baskın geldi.
İçeri adım attığında, dış dünyadan gelen tüm sesler anında kesildi. Yerini, damlayan suyun çıkardığı yankılı, ritmik bir sese bıraktı. Gözleri karanlığa alışınca, mağaranın duvarlarının kristal benzeri oluşumlarla parıldadığını gördü. Hava, ıslak taş ve ozon kokuyordu.
Mağaranın merkezine doğru ilerledi. Burası, dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü. Tavan, bir katedralin kubbesi gibi yüksekti. Ve tam ortada, sanki oraya özellikle yerleştirilmiş gibi duran, pürüzsüz, yassı bir kaya vardı.
Rain, elini o kayaya koydu.
Ve o an, dünyanın şarkısı, daha önce hiç duymadığı bir güçle zihnine doldu. Bu, sadece bir melodi değildi. Bir senfoniydi. Milyonlarca yıllık bir kayanın sabrını, yerin derinliklerindeki magmanın yavaş akışını, bir zamanlar bu mağarada yaşamış ve ölmüş sayısız canlının anısını... hepsini aynı anda duydu. Baş döndürücü, ezici bir sesti.
Gözlerini kapattı ve kendini bu ses okyanusuna bıraktı. Ve o okyanusun en derinlerinde, o hüzünlü keman sesini yeniden duydu. Ama bu kez daha yakındı. Sanki acı çeken, kaybolmuş bir ruha aitti. Bir yardım çağrısı gibiydi.
Yaklaşıyor... diye fısıldadı Fısıltı, sesinde bir aciliyet vardı. Karanlık bir yankı... Şarkıyı bozmak istiyor.
Rain, aniden bir ürpertiyle gözlerini açtı. Mağaranın içindeki gölgeler, sanki az önceki hallerinden daha koyu, daha hareketli gibiydi. Sanki duvarlardan sızıyor, ona doğru uzanıyorlardı. Bunlar, bildiği türden gölgeler değildi. Bunların bir ağırlığı, bir soğukluğu vardı. İçlerindeki boşluk, mağaranın tüm sesini yutuyor gibiydi.
Korkuyla bir adım geri attı. Kalbi, göğüs kafesine hapsolmuş bir kuş gibi çırpınıyordu. Arkasını döndü ve koşmaya başladı. Mağaranın ağzından dışarı, ormanın aydınlığına fırladığında, nefes nefeseydi. Arkasına baktığında, mağaranın girişinde sadece karanlık vardı. Ama o soğukluğu, o yutan sessizliği hâlâ ensesinde hissedebiliyordu.
“Rain!”
Bu ses, onu yerinden sıçrattı. Patikanın başında, endişeli bir yüzle ona bakan Clara duruyordu. En yakın arkadaşı.
"Seni her yerde aradım!" dedi Clara, yanına koşarak. “Eunan kütüphaneye gitmediğini söyledi. Ne işin var burada? Rengin bembeyaz olmuş.”
Rain, ne diyeceğini bilemedi. Mağarada duyduklarını, gördüklerini nasıl anlatabilirdi? Clara ona inanır mıydı?
"Sadece... sadece etrafa bakıyordum," diye kekeledi.
Clara'nın bakışları, Rain'in gözlerinden mağaranın karanlık girişine kaydı. Yüzündeki endişe, yerini bir tür korku ve anlayış karışımına bıraktı.
"Oraya girdin, değil mi?" diye fısıldadı. “İlk Yankı Mağarası'na.”
Rain başını salladı.
Clara, Rain'in kolunu tuttu. Eli sıcacıktı. “Rain, son zamanlarda çok tuhaf davranıyorsun. Sürekli dalgınsın. Bazen sanki burada değilmişsin gibi bakıyorsun. Ve şimdi de buradasın... Benden bir şey mi saklıyorsun? Bir sorun mu var?”
Rain, arkadaşının samimi endişesi karşısında yutkundu. Ona her şeyi anlatmak istedi. Fısıltı'yı, dünyanın şarkısını, hüzünlü gölgeyi ve mağaradaki karanlık yankıyı... Ama kelimeler boğazında düğümlendi. Bu, onun sırrıydı. Anlaşılması imkansız, paylaşılması tehlikeli bir sır.
"Hayır," dedi, sesi titriyordu. “Bir sorun yok. Sadece... babamın anlattığı masalları merak ettim.”
Clara ikna olmamış görünüyordu, ama üstelemedi. Sadece arkadaşının kolunu daha sıkı tuttu. "Hadi," dedi yumuşak bir sesle. “Seni evine götüreyim. Hava kararmaya başlıyor.”
Birlikte ormandan çıkıp kasabaya doğru yürürlerken, Rain arkasına bakmaktan kendini alamadı. Ormanın gölgeleri uzamış, her ağacın dibi karanlık bir havuza dönüşmüştü. Ve Rain, o gölgelerin içinde, artık sadece bir tane değil, pek çok karanlık yankının sessizce beklediğini, dinlediğini ve yaklaştığını hissedebiliyordu.