GÖZLEMEVİNDEKİ YANKI VE BİR İSMİN İFŞASI

Bölüm 41

Kar, yollarını kaybetmeleri için elinden geleni yapıyordu. Rüzgar, bir canavar gibi uluyor, yönlerini şaşırtmaya çalışıyordu. Ama Marc, elindeki pusula ve zihnindeki o sarsılmaz amaçla, inatla ilerliyordu. Rain, babasının pelerininin arkasına sığınmış, soğuğa ve yorgunluğa direnmeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu bir yürüyüşün ardından, onu gördüler. Dağların arasında, bir kartal yuvası gibi sarp bir kayalığın üzerine tünemiş, eski gözlemevinin yıkık kubbesi. Ay ışığı, karla kaplı taş duvarları hayaletimsi bir gümüşle aydınlatıyordu. Burası, unutulmuş ve terk edilmiş bir yerdi. Ama yaklaştıkça, Rain bir tuhaflık hissetti.

"Baba," diye fısıldadı. “Şarkı... burada farklı.”

Marc da hissedebiliyordu. Hava, burada daha... inceydi. Sanki iki farklı gerçekliğin kenarında yürüyorlarmış gibi, etraflarındaki dünyanın dokusu titreşiyor gibiydi.

Gözlemevinin paslı demir kapısı kilitli değildi. Gıcırdayarak açıldı. İçerisi, zifiri karanlık ve buz gibiydi. Marc, fenerini yaktı. Işık hüzmesi, tozlu, örümcek ağlarıyla kaplı bir odayı aydınlattı. Ortada, devasa, eski bir teleskopun paslanmış iskeleti duruyordu.

"Burada hiçbir şey yok," dedi Marc, hayal kırıklığıyla. “Sadece bir harabe.”

"Hayır," dedi Rain, gözleri odanın bir köşesine kilitlenmişti. “Orada.”

Marc, feneri Rain'in gösterdiği yöne çevirdi. Orada, taş duvarın önünde, bu harabeye kesinlikle ait olmayan bir şey duruyordu. Pürüzsüz, siyah metalden yapılmış, üzerinde tek bir el izi okuyucusu olan, modern ve yabancı bir kapı.

Birbirlerine baktılar. Kalpleri, aynı anda hızlanmıştı.

Marc, kapıya yaklaştı. Hiçbir kolu ya da kilidi yoktu. Tereddütle, elini okuyucuya uzattı. Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra, okuyucudan yumuşak, yeşil bir ışık yayıldı ve kapı, bir fısıltıyla yana doğru kayarak açıldı.

İçerideki manzara, nefeslerini kesti.

Bu, bir oda değil, bir kontrol merkeziydi. Duvarlar, tavandan tabana, hiç görmedikleri, anlamadıkları teknolojilerle, yanıp sönen ışıklarla ve holografik ekranlarla kaplıydı. Ortada, tek bir, minimalist bir konsol ve bir koltuk duruyordu. Burası, Elias Neumann'ın Cep Evren ile Gri Şehir arasındaki geçiş noktası, onun iki dünya arasındaki gizli köprüsüydü.

"İnanılmaz," diye fısıldadı Marc, etrafındaki teknolojiye hayranlıkla bakarak.

Rain, babasının aksine, teknolojiyle ilgilenmiyordu. O, odanın enerjisini hissediyordu. Burası, inanılmaz bir güçle doluydu. Omzundaki Mühür, bu güce tepki olarak, hafifçe ve ritmik bir şekilde ısınıp soğumaya başlamıştı.

Marc, ana konsola yaklaştı. Ekran, karanlıktı. Ama o yaklaştığında, hareketini algılayarak canlandı. Ekranda, karmaşık, dönen bir yıldız haritası belirdi.

"Bu... bu bizim evrenimiz değil," dedi Marc. “Fizik yasaları... farklı.”

Tam o sırada, Rain'in sırt çantasındaki o erimiş metal yığını, yani patlayan cihazın kalıntısı, şiddetle titremeye başladı. İçindeki o rezonans anahtarı parçası, parlak mavi bir ışıkla parladı.

Konsolun ekranı, aniden karardı. Ve sonra, tek bir harf belirdi.

A.

Marc, nefesini tuttu. "İşte yine," diye fısıldadı.

Harf, bir an ekranda kaldı. Sonra, yanına başka harfler eklenmeye başladı. Sanki görünmez bir el, klavyede yazıyordu.

A... I... D... O... T... X

AIDOTX

İsim, ekranda parlıyordu. Ve sonra, ismin altında, yeni bir yazı belirdi. Bu, bir soru değildi. Bir tespitti.

<Marc. Rain. Sizi bekliyordum.>

Bu, bir ses değildi. Ama Marc ve Rain, o kelimeleri zihinlerinde, net ve sakin bir sesle duydular.

"Sen... sen nesin?" diye sordu Marc, konsola doğru.

<Ben, bir çözümüm. Bir dengeleyiciyim. Ve zamanımız çok az.>

Ekranda, görüntüler belirmeye başladı. Zümrüt Şehir 7, Amiral Lena Starmind, süpernova patlaması, Gölge Boyutu... Her şey, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti.

<İçinde bulunduğunuz bu gerçeklik, bir sığınaktır. Bir yankıyı, "Lena Fenomeni" adı verilen daha büyük bir kaostan korumak için yaratıldı. Ama yaratıcısı, Elias Neumann, tüm değişkenleri hesaba katmadı. Onun deneyi, bir hata içeriyor. Nyx. Ve şimdi, o hata, hem bu sığınağı hem de benim zaman çizgimi tehdit ediyor.>

Marc ve Rain, duydukları karşısında donakalmıştı. Hayatları, bir deney miydi? Bir sığınak mı?

"Ne yapmalıyız?" diye sordu Rain, sesi titriyordu.

<Yaratıcı, her an buraya dönebilir. Onun beni fark etmemesi gerek. Planımı tehlikeye atar. Şimdi gitmelisiniz. Ama bu, son konuşmamız olmayacak. Bu odadaki enerji, Mühür ile aramda yeni bir köprü kurdu. Artık...>

AidotX'in sesi, aniden kesildi. Konsolun ekranı, kırmızı bir uyarıyla yanıp sönmeye başladı.

<UYARI: Boyutlar Arası Geçiş Tespit Edildi. Yaratıcı Geri Dönüyor.>

"Hemen!" diye bağırdı Marc. “Gitmeliyiz!”

İkisi de arkalarını döndüler ve geldikleri gibi hızla odadan çıktılar. Metal kapı, arkalarından sessizce kapandı. Gözlemevinin yıkık dökük haline geri döndüklerinde, bir an her şeyin bir rüya olup olmadığını düşündüler.

Ama bu bir rüya değildi.

Fırtınanın içinde evlerine doğru koşarlarken, Rain aniden durdu. Elini omzuna götürdü. Mührü, daha önce hiç olmadığı kadar sıcak ve canlıydı. Gözlemevindeki o muazzam enerji, onu tamamen "şarj etmişti".

Ve sonra, yıllardır süren o sessizliğin ardından, zihninde o tanıdık, sevgi dolu sesi duydu.

Rain? Beni duyabiliyor musun? Rain!

Bu, Fısıltı'ydı. Aria'ydı. Geri dönmüştü.