Rain? Beni duyabiliyor musun? Rain!
Bu ses, kar fırtınasının ortasında, Rain'in zihninde bir güneş gibi doğdu. O kadar uzun zamandır yalnızdı ki, Fısıltı'nın varlığını neredeyse unutmuştu. Gözleri yaşlarla doldu.
"Fısıltı!" diye cevap verdi, zihninin içinde. “Geri döndün! Seni çok özledim!”
Ben de seni özledim, Rain. Bağlantımız... çok zayıflamıştı. Ama o yer... o gözlemevindeki enerji, köprüyü yeniden kurdu. Seni artık daha net duyabiliyorum.
Marc, kızının durduğunu ve boşluğa baktığını görünce endişeyle yanına geldi. “Rain? İyi misin? Ne oldu?”
"O geri döndü, baba," dedi Rain, yüzünde hem gözyaşları hem de bir gülümseme vardı. “Fısıltı geri döndü.”
Bu haber, Marc'ın içini hem bir rahatlama hem de yeni bir merakla doldurdu. Eve, o gergin ve sessiz atmosfere döndüklerinde, Rain hemen odasına çekildi. Yıllardır ilk defa, zihnindeki o yalnızlık hissi gitmişti.
Çok şey oldu, Fısıltı, diye anlattı Rain, zihninden. Lena burada. Ve mürettebatı da. Ama onlar... onlar sadece birer hayalet. Babam onlara beden yapmaya çalıştı ama başaramadı.
Fısıltı'nın (Aria) sesinde, bir anlık bir sessizlik oldu. Zümrüt Şehir 7'de, Aria bu yeni bilgiyi şok içinde Aida'ya aktarıyordu. Planları, Nyx'in sadece "dengelenmesini" içeriyordu, Cep Evren'e fiziksel (ya da yarı-fiziksel) olarak geçmesini değil. Bu, öngörülemeyen, tehlikeli bir değişkendi.
Anlıyorum, dedi Fısıltı, sesi şimdi daha ciddiydi. Babanın başarısız olması normal, Rain. Bir ruhu, bir bilinci, ait olmadığı bir gerçeklikte yapay bir bedene hapsetmek... Bu, bir yankıyı bir kavanoza kapatmaya benzer. Kavanoz er ya da geç çatlar. Onların bedenleri, ruhlarının koptuğu yerde kaldı.
“Ne demek istiyorsun?”
Lena ve mürettebatı, bu evrene ait değiller. Onların fiziksel matrisleri, bilinçlerinden koptukları o yerde, o boyutta kaldı. Gölge Boyutu'nda.
Rain'in kalbi sıkıştı. “Yani... onlara asla yardım edemeyecek miyiz?”
Hayır. Bir yolu var, dedi Fısıltı. Ama bu, babanın atölyesinde yapabileceğinden çok daha zor. Ve çok daha tehlikeli. Onları, orijinal "kalıplarına" geri döndürmelisiniz. Bedenlerine.
“Ama bedenleri yok oldu! Bir süpernovada!”
Hayır, Rain. Tam olarak değil. Gölge Boyutu, normal fizik yasalarına göre işlemez. O patlama, onların bedenlerini yok etmedi. Onları... "kaydetti". Bir fotoğraf gibi. Bilinçleri koptuğu andaki o son halleri, o boyutun dokusunda bir iz, bir "yankı beden" olarak hâlâ mevcut. Eğer bilinçlerini, o yankı bedenlerle yeniden birleştirebilirseniz... onları geri getirebilirsiniz. Tamamen.
Bu fikir, o kadar büyük, o kadar umut doluydu ki, Rain'in nefesi kesildi. Lena'yı, o hayalet amirali, yeniden gerçek bir insan olarak görebilirdi. Diğerlerini de.
"Bunu nasıl yapacağız?" diye sordu, heyecanla. “Oraya nasıl geri döneceğiz?”
Fısıltı'nın sesindeki umut, yerini bir anlığına tereddüde bıraktı. İşte bu, en zor kısmı. Oraya bir geçit açmanız gerek. Tıpkı babanın daha önce yaptığı gibi.
Rain'in heyecanı, bir anda söndü. "Yapamayız," dedi, umutsuzca. “Geçidi açan cihaz... patladı. Onu yapan o anahtar... o kadim nesne... yok oldu. Babam haftalardır bir çözüm arıyor ama bulamıyor.”
Zümrüt Şehir 7'de, Aria bu bilgiyi Aida'ya aktardığında, yaşlı kadın gözlerini kapattı. Elias Neumann. O dahi ve öngörülemez adam, planlarına bir hediye vermiş, sonra da o hediyeyi geri almıştı.
Bir yolu olmalı, dedi Fısıltı, hem Rain'i hem de kendini teselli etmeye çalışarak. AidotX... o bize bir yol gösterebilir. Ama önce, babanın bilmesi gerek. Bu yeni umudu, bu yeni görevi bilmesi gerek.
Rain, odasından çıktı ve atölyeye koştu. Marc, her zamanki gibi, defterinin başında, o tek harfe bakarak oturuyordu.
"Baba!" dedi Rain. “Bir yol var! Fısıltı söyledi! Lena'yı ve diğerlerini geri getirmenin bir yolu var!”
Marc, yorgun gözlerini kızına çevirdi. Rain, ona Fısıltı'nın anlattığı her şeyi aktardı: Yankı bedenler, bilinçleri yeniden birleştirme fikri, Gölge Boyutu'na geri dönme zorunluluğu…
Marc'ın yüzünde, umut ve çaresizlik arasında bir savaş başladı. Bir çözüm vardı. Ama o çözüme ulaşacak anahtarları yoktu.
"İşe yaramaz, Rain," dedi, sesi yenilgiyle doluydu. “Anahtar olmadan... o rezonans anahtarı olmadan, bir daha asla bir geçit açamayız. O, binlerce yıllık bir teknolojiydi. Ben onu kopyalayamam. Nereden bulacağımızı bile bilmiyorum.”
“Ama Fısıltı...”
"Fısıltı burada değil, Rain! O, başka bir yerde! Bize bir anahtar veremez!" Marc, ilk defa, kızına karşı sesini yükseltti. Hayal kırıklığı ve çaresizliği, öfkeye dönüşüyordu.
O an, evin içinden, Lena'nın hayaleti süzülerek atölyeye girdi. İkisinin arasındaki o gergin, umutsuz enerjiyi hissetmişti.
Marc, hayalete baktı. "Üzgünüm, Amiral," dedi, acıyla. “Görünüşe göre, sizi bu hapishaneden çıkaramayacağım.”
Lena, cevap veremedi. Ama Rain, onun zihninden yayılan o hissi aldı. Bu, bir pes ediş değildi. Bu, bir hatırlatmaydı.
"Baba," dedi Rain, yavaşça. “Anahtar... belki de aradığımız şey bir nesne değildir.”
Marc, anlamayarak ona baktı.
"Fısıltı, 'yankı bedenler' dedi," diye devam etti Rain. “Ve 'bilinçleri birleştirmek'. Belki de ihtiyacımız olan şey, metalden bir anahtar değil. Belki de... biyolojik bir anahtardır. Tıpkı... tıpkı daha önceki gibi.”
Marc'ın gözleri büyüdü. Aklına, başarısız olan o deney geldi. Bastian'ın kalp atışı. O saf, biyolojik rezonans.
Belki de o deney, başarısız olmamıştı. Belki de sadece, yanlış soruyu sormuşlardı. Amaç, bir ruhu bir makineye hapsetmek değildi. Amaç, o biyolojik frekansı, bir kapıyı açmak için kullanmaktı.
Ama bu, daha da büyük bir soruyu doğuruyordu. O kadim nesne olmadan, o enerjiyi nasıl odaklayacaklardı?
Cevap, hâlâ defterin sayfasında, onlara bakıyordu.
A.