Dışarıdan gelen adım sesleri, Marc ve Rain'i anında alarma geçirdi. Marc, içgüdüsel olarak Rain'i arkasına aldı ve atölyesinden getirdiği ağır bir demir levyeyi sıkıca kavradı. Bu kim olabilirdi? Emma mı peşlerinden gelmişti? Yoksa daha kötü bir şey mi?
Gözlemevinin gıcırdayan kapısı yavaşça açıldı. İçeri giren silüet, bir canavar ya da bir tehdit değildi. Bu, neşeli bir melodi mırıldanan, üzerinde şık, eski moda bir palto olan, otuzlu yaşlarında, enerjik bir adamdı. Elinde, bu karlı dağ manzarasına tamamen aykırı bir şekilde, buharı tüten iki karton bardak tutuyordu.
Adam, içeri adım attı, üzerindeki karları silkeledi ve onlara parlak bir gülümsemeyle baktı. Gözleri, hem muzip hem de her şeyi gören bir zekayla parlıyordu.
"Umarım tarçınlı sıcak çikolatayı seversiniz," dedi, sesi neşeli ve canlıydı. “Bu soğukta insanın içini ısıtacak daha iyi bir şey düşünemedim. Şeker oranını mükemmel ayarladığıma emin olabilirsiniz.”
Marc ve Rain, donakalmışlardı. Bu adam da kimdi? Bu ıssızlığın ortasında ne işi vardı?
Adam, sanki onların aklını okuyormuş gibi güldü. “Ah, kabalığımı bağışlayın. Tanışmadık, değil mi? Gerçi bir bakıma, biz çok uzun zamandır tanışıyoruz, Marc. Ben senin en büyük hayranınım, biliyor musun? O atölyede, o ilkel aletlerle yapmaya çalıştığın şeyler... Tek kelimeyle dahice! Gerçekten, ayakta alkışlanacak bir azim.”
Marc, levyeyi daha sıkı kavradı. “Kimsin sen?”
Adam, elindeki bardaklardan birini, sanki bir bar tezgâhıymış gibi, eski teleskopun kaidesinin üzerine koydu. “İsimler... ne kadar sıkıcı, değil mi? Ama madem ısrar ediyorsun... Bazıları bana 'mimar' der, bazıları 'gözlemci'. Ama siz bana Elias diyebilirsiniz.”
Elias.
Bu isim, Marc'ın zihninde bir şok dalgası yarattı. Defterindeki notlar, teoriler, o gizemli dahi... Karşısında duruyordu. Kanlı canlı. Ve hiç de beklediği gibi korkutucu ya da canavarca değildi. Tam tersine, rahatsız edici derecede neşeliydi.
"Sen..." diye kekeledi Marc. “Bu... bu dünyayı... sen mi yarattın?”
"Yaratmak, ne kadar iddialı bir kelime," dedi Elias, kendi bardağından bir yudum alarak. "Mmm, mükemmel. Diyelim ki, var olan bir notayı aldım ve etrafına küçük, özel bir senfoni besteledim. Ama görüyorum ki, orkestrama birkaç davetsiz misafir katılmış." Gözleri, bir anlığına Rain'in arkasındaki boşluğa, sadece kendisinin görebildiği Lena'nın hayaletine bakar gibi oldu.
"Neden?" diye sordu Rain, ilk defa konuşarak. Sesi, korku ve merakla titriyordu. “Neden yaptın bunu?”
Elias'ın yüzündeki o neşeli ifade, bir anlığına, sadece bir anlığına, yerini derin, yorgun bir hüzne bıraktı. Gözleri, Rain'e, ama sanki onun içinden geçip çok daha uzaklardaki bir anıya bakıyor gibiydi.
"Çünkü bir dilek duydum," dedi, yumuşak bir sesle. “Çok sevdiğim birinin, çok acı dolu bir dileğini. Ve o dileği gerçekleştirecek güce sahiptim. Ya da öyle sanıyordum.”
Sonra, kendini toparladı ve o şakacı maskesini yeniden takındı. “Her neyse! Geçmişi konuşup bu güzel sıcak çikolatanın soğumasına izin vermeyelim. Sizi buraya getiren o küçük bilmeceyi beğendiniz mi? 'Tarçınlı Düşler'. Biraz nostaljik, değil mi? Ama işe yaradı.”
"Bize yardım et," dedi Marc, doğrudan konuya girerek. “Lena'yı... ve diğerlerini kurtarmamız gerek. Onları bedenlerine geri döndürmeliyiz. Ama anahtarımız yok. O rezonans anahtarını yeniden yapmalıyız.”
Elias, kahkaha attı. “Ah, o ilkel alet! Evet, oldukça zekice bir kopyaydı, kabul etmeliyim. Ama o, sadece bir kapı tokmağıydı, Marc. Sizin, gerçek bir kapıya ihtiyacınız var. Ve o kapıyı inşa etmek, senin atölyendeki aletlerle olmaz.”
Elini şıklattı. Ve gözlemevinin ortasındaki o pürüzsüz, siyah metal kapı, yeniden bir fısıltıyla açıldı. İçerideki o yüksek teknolojili kontrol odası, tüm ışıklarıyla parlıyordu.
"Buyurun," dedi Elias, bir ev sahibi edasıyla. “Benim atölyeme. Gerçek bir anahtar yapmak için, gerçek aletler gerekir, değil mi?”
Marc ve Rain, tereddüt içindeydiler. Bu adam, onların tanrısıydı. Onların gardiyanıydı. Ve şimdi, onları kendi mabedine davet ediyordu. Bu bir tuzak mıydı? Yoksa tek umutları mı?
"Korkmayın," dedi Elias, onların tereddüdünü hissederek. “Size zarar vermek isteseydim, bunu milyarlarca farklı ve çok daha eğlenceli yolla yapabilirdim. Ama şu an, ortak bir sorunumuz var. Benim o mükemmel, küçük senfonim, sizin o gürültülü hayaletleriniz yüzünden fazlasıyla detone oldu. Ve ben, detone olan hiçbir şeyi sevmem. Şimdi, şu işi halledelim. Ama önce, çikolatanızı bitirin. Soğumasını istemem.”
Elias, arkasını döndü ve kontrol odasına doğru yürüdü. Marc ve Rain, birbirlerine baktılar. Başka seçenekleri yoktu.
Bilinmeyene doğru bir adım atarak, kendi yaratıcılarının peşinden, o parıldayan, imkansız odaya girdiler.