KIRIK BİR AİLE VE SON BİR UMUT

Bölüm 44

Ertesi sabah, evin üzerine bir cenaze evinin sessizliği çökmüştü. Emma, kararından vazgeçmemişti. Gözleri şiş ve kararlı bir şekilde, küçük bir çantaya kendisi ve Bastian için birkaç parça eşya koyuyordu. Eunan, odasında, ne yapacağını bilemez bir halde kapısını kilitlemişti. Rain ise, mutfak masasında oturmuş, kimsenin dokunmadığı kahvaltısına bakıyordu. Evdeki "Yankıların Şarkısı", paramparça olmuş bir camın tınısı gibi, acı verici ve keskindi.

Marc, bütün gece uyumamıştı. Atölyesinde, o son, çaresiz notu yazdığı defterin başında oturmuştu. Her şey bitmişti. Ailesini kaybediyordu. Ve yardım edebileceğine inandığı o kayıp ruhlar, şimdi bu ailenin dağılmasının sebebi olmuştu. Lena'nın hayaleti, atölyenin köşesinde, her zamankinden daha solgun bir şekilde duruyordu. O da hissedebiliyordu. Bu evin içindeki umut, ölmek üzereydi.

Tam o sırada, Rain'in zihninde, Fısıltı'nın sesi belirdi. Ama bu kez, bir rehber gibi değil, endişeli bir arkadaş gibiydi.

Rain, bir şey yapmalısınız. Annen... o gerçekten gidecek. Bu kırılma, kalıcı olacak. Bu, AidotX'in simülasyonlarında öngörmediği bir sonuç. İnsan duyguları... fazla kaotik.

"Ne yapabilirim ki?" diye düşündü Rain, çaresizce. “Babam pes etti. Anahtar olmadan hiçbir şey yapamayız.”

Anahtar... diye tekrarladı Fısıltı. Belki de yanlış anahtarı arıyorsunuz. Belki de anahtar, bir nesne değil, bir kişidir. O yaşlı adam... pazardaki o satıcı. AidotX, onun varlığını bir anomali olarak kaydetti. O, bu evrene ait değil. O, bir şekilde dışarıdan geldi. Eğer onu bulabilirseniz…

Bu, delice bir fikirdi. Sonsuz bir evrende, bir kez gördükleri isimsiz birini bulmak. Ama bu, aynı zamanda sahip oldukları tek fikirdi.

Rain, atölyeye koştu. "Baba!" dedi. “Pes etme! Bir yol daha var!”

Marc, yorgun gözlerini kaldırdı. “Artık yol kalmadı, Rain.”

“Var! O adam! Pazarcı! Onu bulmalıyız! Fısıltı da öyle düşünüyor! O, bu dünyaya ait değil. O bize yardım edebilir!”

Marc'ın gözlerinde, bir anlığına, küllenmiş bir ateşin son kıvılcımı parladı. O gizemli satıcı. Her şeyin başlangıcı. Ama sonra, omuzları tekrar çöktü. “Onu nerede bulacağız, Rain? O, bir hayalet gibiydi. Geldi ve gitti.”

"Gözlemevi!" dedi Rain, aniden. “Oraya da o geldi, değil mi? Bizi oraya yönlendiren oydu! Belki... belki bir iz bırakmıştır.”

Bu, samanlıkta bir iğne aramaktan farksızdı. Ama hiç yoktan iyiydi.

Marc, son bir kez, ailesi için, bu imkansız kumara oynamaya karar verdi. Emma'nın yanına gitti. Karısı, ona buz gibi gözlerle bakıyordu.

"Bana sadece bir gün ver, Emma," diye yalvardı. “Sadece yirmi dört saat. Rain ile birlikte, son bir şeyi deneyeceğiz. Eğer bir çözüm bulamazsak... söz veriyorum, bir daha asla bu konuyu açmayacağım. Ve kararına saygı duyacağım.”

Emma, kocasının o bitkin ama yalvaran yüzüne baktı. Belki de içten içe, onun pes etmesini istemiyordu. Belki de o da bir mucize bekliyordu.

"Yirmi dört saat," dedi, sesi keskindi. “Sonra bitiyor, Marc. Sonsuza dek.”

Zamanın Dışındaki Gözlem Noktası

Elias Neumann, yarattığı o küçük dünyanın içindeki bu dramayı, acı ve bir tür ironik bir zevkle izliyordu. Planı, mükemmel bir şekilde kontrolden çıkmıştı. O, sadece Elysia'nın bir yankısını, tasasız bir çocukluk yaşasın diye izole bir sığınağa koymak istemişti. Ama "Lena Fenomeni", onun o steril deneyini, kaotik, öngörülemez bir trajediye dönüştürmüştü.

Marc'ın çabalarını, o ilkel aletlerle bir ruhu bedene hapsetmeye çalışmasını, bir ustanın bir çırağın acemi denemelerini izlemesi gibi izlemişti. Neredeyse acıyacaktı.

Ama şimdi, Marc ve Rain, ona doğru geliyorlardı. Onun gizli mabedine, o gözlemevine. Bir ipucu aramak için.

Elias, bir anlığına, onlara yardım etmeyi düşündü. Onlara bir mesaj daha bırakmayı, doğru yolu göstermeyi. Ama sonra, içinde başka bir fikir belirdi. Daha kibirli, daha dramatik ve çok daha eğlenceli bir fikir.

Bu yapbozu onlara kendisi vermemiş miydi? Bıraksın da, son parçayı kendileri bulsunlar. Ama eğer bulamazlarsa... o zaman, belki de yaratıcının sahneye çıkma zamanı gelmişti.

"Pekala, küçük zanaatkar," diye fısıldadı Elias, Marc'ın gözlemevine doğru ilerleyen o yorgun silüetini izlerken. “Bakalım ne kadar zekisin. Bakalım, benim oyunumda oynamaya layık mısın.”

Elias, bir karar verdi. Onlarla tanışacaktı. Ama kendi zamanında, kendi şartlarıyla. Ve bu tanışma, onların beklediği gibi olmayacaktı. Hiç de olmayacaktı.

Marc ve Rain, gözlemevine vardıklarında, her şey bıraktıkları gibiydi. Ama bu kez, bir amaçları vardı. Her taşı, her köşeyi, o gizemli satıcıya ait olabilecek en ufak bir iz için aradılar.

Saatler sonra, tam umutları tükenmek üzereyken, Rain bir şey buldu. Ana konsolun altındaki bir havalandırma mazgalının içine sıkıştırılmış, katlanmış küçük bir kağıt parçası.

Üzerinde, zarif bir el yazısıyla, tek bir kelime ve bir sembol vardı.

Bir pastanenin adı: “Tarçınlı Düşler.”

Ve yanında, bir fincandan buhar çıkan basit bir çizim.

Bu, hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu evrende, bu kasabada, böyle bir yer yoktu.

Marc, kağıt parçasına bakakaldı. Bu, bir cevap değil, yeni bir bilmeceydi. Bir hayal kırıklığı daha.

Ama Rain, kağıda dokunduğunda, bir şey hissetti. Bir anı. Ama kendi anısı değil. Başka birine ait, çok eski, solgun bir anı.

...Tarçın ve taze pişmiş ekmek kokusu... pencereden sızan güneş ışığı... saçları güneş gibi parlayan genç bir kadın…

Bu, Elysia'nın anısıydı. Elias'la ilk karşılaştığı o an.

"Baba," dedi Rain, nefesi kesilmişti. “Bu bir yer değil. Bu... bu bir anı.”

Ve o an, Marc anladı. Aradıkları cevap, bu evrende değildi.

Cevap, her şeyin başladığı yerdeydi. Gri Şehir'de.

Ama oraya nasıl gidebilirlerdi ki? Bu, imkansızdı.

Tam o sırada, gözlemevinin dışından, karın üzerinde yaklaşan adımların sesi geldi.

Yalnız değillerdi.