Marc, Rain ve Eunan, evlerine döndüklerinde, onları kapıda bekleyen Emma'yı buldular. Gözleri, ağlamaktan şişmişti. Ama artık öfkeli değildi. Sadece yorgundu.
"Bitti mi?" diye fısıldadı.
Marc, başını salladı. "Bitti, Emma. Söz veriyorum. Artık bitti."
O günden sonra, Grindelwald'daki o küçük ev, yavaş yavaş "normal" denilen o tuhaf kavrama geri dönmeye başladı. Hayaletler gitmişti. Geceleri artık açıklanamayan fısıltılar duyulmuyordu. Atölye, yeniden ahşap ve talaş kokmaya başlamıştı.
Ama hiçbir şey, tam olarak eskisi gibi değildi. Her birinin ruhunda, o akıl almaz maceranın silinmez izleri kalmıştı.
Elysia, Gri Şehir'e döndükten sonra, yaşadığı o travmayı, o imkansız gerçeği unutmak için bir seçim yaptı. Doktorların verdiği o güçlü ilaçlara sığındı. O ilaçlar, bir lütuf gibi, önce gözlemevindeki o korkunç anıyı sildi. Sonra, bir lanet gibi, yavaş yavaş hayatındaki diğer anıları da kemirmeye başladı. Bir gün, uyandığında, annesinin ve babasının yüzlerini hatırlamadığını fark etti. Geçmişi, bir sis perdesinin ardında kaybolmuştu. Aklında sadece iki şey kalmıştı: Kızlarına olan o ezici, içgüdüsel sevgi ve kalbinin derinliklerinde, nedenini asla anlayamayacağı o dinmeyen sızı. O kimyasallar, yıllar içinde bedenini yavaş yavaş tüketecek ve onu, kızları henüz genç birer kadınken, bu hayattan alıp götürecekti.
Cep Evren'de ise, zaman kendi sakin ritminde akıyordu. Marc ve Emma, aralarındaki o kırık köprüyü, sessiz bir anlayış ve paylaşılan bir sırrın harcıyla, yavaş yavaş tamir ettiler. Eunan, babasının yanından ayrılmayan, zeki ve güvenilir bir delikanlı oldu. Bastian, etrafındaki o görünmez dramadan habersiz, neşeyle büyüyordu.
Ve Rain...
Rain, artık zihninde Fısıltı'yı duymuyordu. Ama yalnız da değildi. Gözlemevindeki o olay, Mührünü söndürmemiş, tam tersine, onu değiştirmişti. O, artık sadece pasif bir alıcı değil, aynı zamanda evrenin dokusunu dinleyebilen, hassas bir enstrümandı.
Yıllar sonra...
Verandanın ahşap basamaklarında, artık genç bir kadın olan Rain oturuyordu. Güneş, dağların ardında batarken, gökyüzünü turuncu ve mor renklere boyuyordu. Yanında oturan küçük kardeşi Bastian, başını onun dizine yaslamış, Rain'in anlattığı hikayeyi dinliyordu. Bu, yıldızlara yolculuk eden cesur bir Amiral'in hikayesiydi. Rain, bu hikayeyi nereden bildiğini anlatmamıştı. Sanki kanında, ruhunda yazılı gibiydi.
Bastian uykuya daldığında, Rain sessizliğin içinde oturdu. Omzundaki Mühür, batan güneşin son ışıklarıyla hafifçe parlıyordu.
Gözlerini kapattı ve dinledi.
Dünyanın şarkısını. Her zamanki gibi oradaydı; nehrin, rüzgarın, yaşayan her şeyin armonisi. Ama şimdi, o şarkının çok, çok derinlerinde, başka melodiler de duyabiliyordu. Daha önce hiç fark etmediği, uzak fısıltılar.
Biri, inanılmaz derecede uzaktan, bir okyanusun en dibinden gelir gibiydi. Kaotik, acı dolu ama aynı zamanda inatçı bir melodi. Bu, bir yardım çağrısı değildi. Bu, bir varoluş sinyaliydi. Gölge Boyutu'nun sonsuz karanlığında, tek başına savaşmaya devam eden, asla pes etmeyen bir ruhun şarkısı. Kendi gelecekteki, trajik kızının, Lena'nın şarkısı. O, hâlâ oradaydı. Hâlâ savaşıyordu.
Ve sonra, başka bir yankı. Bu, farklı bir yönden, farklı bir zamandan geliyordu. Daha düzenli, daha sakin ama bir o kadar da güçlü. Bu, bir direnişin melodisiydi. Gözetim altındaki bir odada, elindeki örgü şişleriyle, evrenin dokusuna kendi umut ilmeklerini atan, asla boyun eğmeyen yaşlı bir kadının ritmi. Gelecekteki diğer kızının, Aida'nın ritmi.
Rain, bu iki uzak melodiyi, bu iki imkansız yankıyı dinlerken ağlamıyordu.
Gülümsedi.
Çünkü artık anlamıştı. Hikaye, bitmemişti. Bu, sadece bir ara fasıldı. Onlar, ailesi, farklı zamanlarda, farklı dünyalarda, aynı senfoninin farklı notalarını çalıyorlardı. Ve bir gün, o notalar yeniden bir araya gelecekti.
O, artık sadece Elysia'nın bir yankısı değildi. O, artık sadece bir sığınaktaki korunan bir çocuk değildi.
O, bu bitmeyen şarkının bekçisiydi.
Ve bir sonraki perde için, sabırla, hazır bir şekilde bekleyecekti.