ANLAMSIZ BİR KELİME, YIRTILAN BİR BAĞLANTI

Bölüm 13

"Rain, gitmeliyiz!" Marc'ın sesi, mağaranın uğursuz akustiğinde yankılanıyordu. Kızının kolunu çekiştiriyor, onu çıkışa doğru yönlendirmeye çalışıyordu. Ama Rain, sanki ayakları yere kök salmış gibiydi. Gözleri, yeniden toparlanan o karanlık kütleye sabitlenmişti.

O yüz... Neden bu kadar tanıdıktı? Neden o acı, kendi kalbinde bir sızıya neden olmuştu?

Nyx, yeniden onlara doğru süzülmeye başladı. Bu kez daha yavaş, daha kararlıydı. Öfkesi, etrafındaki havayı donduruyordu. Rain'in Mührü, pelerininin altında bir kor gibi yanıyor, hem bir uyarı hem de bir meydan okuma sinyali gönderiyordu.

Ona şarkı söyleyemezsin, dedi Fısıltı, sesi endişeliydi. Acısı, her melodiyi yutar. Onunla savaşamazsın. Gücü, senin korkularından gelir. Dengelemelisin. Ama nasıl?

Fısıltı'nın sesindeki çaresizlik, Rain'i daha da korkuttu. Eğer Fısıltı bile ne yapacağını bilmiyorsa, onlar ne yapabilirdi ki?

Marc, son bir çabayla Rain'i arkasına çekti. "Benden uzak dur!" diye bağırdı karanlığa doğru. “Ona dokunmana izin vermeyeceğim!”

Nyx, Marc'ın bu meydan okumasına cevap olarak, şekilsiz kütlesinden bir dalga gönderdi. Bu, bir gölge ya da ışık değildi. Bu, saf bir umutsuzluk dalgasıydı. Rain, babasının bir an sendelediğini, yüzüne bir acı ve kayıp ifadesinin yerleştiğini gördü. Nyx, onun da zihnine sızıyor, onun da en derin yaralarını kanatıyordu.

Rain, babasının zayıfladığını, kalkanının düştüğünü gördü. Ve içinde bir şey koptu. Korkunun ötesinde, çaresizliğin ötesinde, saf bir koruma içgüdüsü kabardı.

"DUR!" diye bağırdı.

Sesi, mağaranın duvarlarında yankılandı. Ve bu kez, sesinde sadece korku değil, bir otorite vardı. Mührün gücü, onun sesiyle birleşerek, Nyx'in umutsuzluk dalgasını bir anlığına durdurdu.

Nyx, bu beklenmedik direniş karşısında duraksadı. Tüm odağını, o küçük, çilli, ama içinde anlaşılmaz bir güç barındıran kıza çevirdi.

Rain, bir adım öne çıktı. Gözleri, Nyx'in karanlığının en derin noktasına, az önce o hayaletimsi yüzün belirdiği yere bakıyordu.

"Sana zarar vermek istemiyorum," dedi, sesi titriyordu ama kararlıydı. “Sadece... nedenini anlamak istiyorum. Neden bu kadar acı çekiyorsun?”

Bu soru, Nyx'in beklemediği bir şeydi. Karanlık kütlesi, şiddetle çalkalandı. Sanki içinde bir fırtına kopuyordu.

Sorma, diye uyardı Fısıltı. Anısını tetikleme!

Ama artık çok geçti.

Rain'in zihnindeki Fısıltı, sanki son bir çare olarak, tüm kontrolünü kaybetmiş gibi çığlık attı. Panik, keder ve umutsuz bir çabanın çığlığıydı.

HAYIR! ZAMANI DEĞİL!

İki farklı boyuttan gelen bu enerji dalgaları, Rain'in zihninde çarpıştı. Mühür, bu inanılmaz enerji yüklenmesiyle kontrolsüz bir şekilde parladı. Mağarayı kör edici, beyaz bir ışık kapladı.

Marc, gözlerini korumak için kolunu kaldırdı.

Ve o beyaz ışığın tam ortasında, zamanın ve mekanın bir anlığına yırtıldığı o noktada, Fısıltı'nın son, çaresiz ve her şeyi daha da karmaşık hale getiren sözleri, sadece Rain'in değil, mağaradaki her varlığın, her taşın, her gölgenin kalbine işledi.

Fısıltı, artık sadece bir fısıltı değildi. Anlaşılmaz, mantıksız bir gerçeğin yankılanan sesiydi.

“O SENİN ANNEN!”

Sözler, havada asılı kaldı. Beyaz ışık, yavaşça soldu.

Mağarada, ölümcül bir sessizlik vardı.

Nyx, o karanlık, korkunç varlık, olduğu yerde donakalmıştı. Dalgalanması durmuştu. Soğukluğu azalmıştı. Bu cümle, o kadar anlamsız, o kadar beklenmedikti ki, Nyx'in tüm öfkesini ve amacını bir anlığına felç etmişti. Karşısındaki bu küçük çocuk, onun annesi miydi? Bu, Gölge Boyutu'nun sonsuz deliliğinden bile daha absürt bir yalandı.

"Yalan..." diye tısladı Nyx'in varlığından yayılan telepatik bir fısıltı. Bu kez bir saldırı değil, saf bir şaşkınlık ve inkar vardı sesinde. “YALAN SÖYLÜYORSUNUZ!”

Öfkesi, yerini bir tür paniğe ve kafa karışıklığına bırakmıştı. Bu, onun anlayabileceği bir savaş değildi. Bu, bir aldatmacaydı. Bir tuzaktı.

Nyx, aniden, sanki dokunulmaması gereken bir şeye dokunmuş gibi geri çekildi. Karanlık kütlesi, mağaranın en derin köşesine doğru hızla süzüldü ve geldiği gibi sessizce, duvarların gölgelerinin içinde kayboldu.

Geriye sadece titreyen bir soğukluk ve havada asılı kalan o akıl almaz kelime kaldı: Annen.

Rain, dizlerinin üzerine çöktü. Zihni bomboştu. Fısıltı'ya seslenmeye çalıştı.

“Fısıltı? Ne demek istedin? Fısıltı!”

Ama cevap gelmedi. Sadece bir cızırtı, kopan bir telefon hattının sesi gibi zayıflayan bir statik vardı.

...üzgünüm... bağlantı... zayıf... kontrolü kaybettim…

Ve sonra, o ses de kesildi. Rain'in zihnindeki o tanıdık varlık, o rehber, o arkadaş gitmişti. Geriye sadece yankılanan bir sessizlik ve daha önce hiç olmadığı kadar derin bir yalnızlık kalmıştı.

Marc, kızının yanına koştu. “Rain! İyi misin? Ne oldu?”

Rain, başını kaldırdı. Gözleri yaşlarla doluydu. "Gitti," diye fısıldadı. “Fısıltı gitti.”

Marc, kızına sıkıca sarıldı. Mağara, Nyx'in gidişiyle yavaş yavaş normale dönüyordu. Soğukluk azalmış, fenerin ışığı titreyerek de olsa yeniden yanmaya başlamıştı. Ama zafer kazanmış gibi hissetmiyorlardı. Tam tersine, sanki daha büyük bir savaşı kaybetmişlerdi. Anlamadıkları bir kelime yüzünden, en büyük müttefiklerini yitirmişlerdi.

"Hadi gidelim buradan," dedi Marc, sesi yorgundu. “Eve gidelim.”

Birlikte, bitkin bir halde mağaradan çıktılar. Gündönümü gecesinin en uzun karanlığı, yerini şafağın ilk, solgun ışıklarına bırakmaya başlamıştı. Ama Rain için, asıl karanlık şimdi başlıyordu.