Rain'in sözleri, Marc'ın zihninde yeni bir olasılıklar evreni açmıştı. Biyolojik bir anahtar. Bu fikir, hem dehşet verici hem de karşı konulmaz bir mantığa sahipti. Belki de en başından beri yanlış alete odaklanıyorlardı. Belki de Gölge Boyutu'na açılan kapının kilidi, metalden değil, hayattan yapılmıştı.
Atölye, yeniden hummalı bir faaliyetin merkezi haline geldi. Ama bu kez, Marc metal bir prototip inşa etmiyordu. Bunun yerine, biyosensörler, kristal amplifikatörler ve karmaşık kablolardan oluşan, tuhaf görünümlü bir düzenek kuruyordu. Planı, teoride basitti: Bastian'ın saf biyolojik rezonansını "kaydedip", bu sinyali yükselterek, İlk Yankı Mağarası'nın enerjisiyle birleştirip, bir tür "sonik anahtar" gibi kullanarak geçidi aralamaktı.
Emma, bu yeni plana da şiddetle karşı çıktı. "Yine mi Bastian?" diye sordu, sesi yorgun ve öfkeliydi. “Ne zaman duracaksın, Marc? Ne zaman oğlumuzu bu deliliğin dışında bırakacaksın?”
"Bu son, Emma. Söz veriyorum," dedi Marc. “Bu işe yararsa, hepsi gidecek ve biz normale döneceğiz. İşe yaramazsa... o zaman pes edeceğim.”
Bu, Emma'nın duymak istediği bir sözdü. Bir son tarih. Bir umut. Gönülsüzce de olsa, bir kez daha kabul etti.
Birkaç gün sonra, yine o tekinsiz mağaradaydılar. Ama bu kez, tüm aile oradaydı. Emma, kucağında Bastian ile, mağaranın girişinde, hem bir gözlemci hem de bir koruyucu gibi bekliyordu. Eunan, babasına yardım ediyor, cihazın kalibrasyonunu yapıyordu.
Marc, Bastian'ın bileğine o tanıdık sensörü taktı. Bebeğin sakin kalp atışları, cihazın ekranında düzenli bir dalga olarak belirdi.
"Şimdi, Rain," dedi Marc. “Tıpkı daha önceki gibi. Ama bu kez, Mührünün enerjisini geçidi açmak için değil, babanın cihazının yaydığı bu 'şarkıyı' güçlendirmek için kullan. Onu, tüm mağaraya yay.”
Rain, gözlerini kapattı. Babasının cihazından yayılan, Bastian'ın kalp atışlarının dijital bir yankısı olan o düzenli, sakin frekansı hissetti. Mührünün gücüyle, o frekansı aldı, onu büyüttü ve mağaranın kadim taşlarına doğru gönderdi.
Mağaranın duvarları, bu biyolojik frekansla hafifçe titremeye başladı. Yankıların Şarkısı, ilk defa, bir bebeğin kalp atışlarının ritmiyle atıyordu.
Ama hiçbir şey olmadı.
Geçit açılmadı. Hava yırtılmadı. Sadece, mağaranın içinde yankılanan, tuhaf, organik bir uğultu vardı.
"Daha güçlü, Rain!" dedi Marc, terlemeye başlamıştı. “Daha fazla odaklan!”
Rain, tüm gücünü verdi. Mührü, daha önce hiç olmadığı kadar parladı. Ama sonuç aynıydı. Uğultu artıyor, ama bir kapı açılmıyordu.
"İşe yaramıyor," dedi Eunan, hayal kırıklığıyla. “Bir şey eksik.”
Eksik olan şey, odaklanmaydı. Bastian'ın yaşam enerjisi, bir güç kaynağıydı, evet. Ama o enerjiyi, bir lazer ışını gibi tek bir noktaya odaklayıp, gerçekliğin dokusunu delecek o "anahtar" olmadan, bu sadece boşlukta yankılanan bir sesti. O kadim nesne, o rezonans anahtarı olmadan, ellerindeki sadece gürültülü bir kalp piliydi.
Marc, çaresizce cihazın düğmeleriyle oynadı. Gücü artırdı, frekansı değiştirdi... Ve o an, bir hata yaptı.
Gücü çok fazla artırmasıyla, cihazdan tiz bir çığlık sesi geldi. Mağaranın ortasındaki düzenek, aniden şiddetle sarsılmaya başladı. Bastian'ın kalp atışlarının o sakin ritmi, ekranda kaotik, düzensiz bir çizgiye dönüştü.
"Bastian!" diye çığlık attı Emma.
Bebek, uykusunda acıyla irkilmiş, ağlamaya başlamıştı. Bileğindeki sensör, tehlikeli bir şekilde kızarmıştı.
Marc, paniğe kapılarak ana şalteri indirdi. Cihaz, bir iniltiyle sustu. Mağaraya, sadece Bastian'ın korku dolu ağlayışları ve Emma'nın öfkeli solukları hakimdi.
"YETER!" diye bağırdı Emma. Gözleri, ateş saçıyordu. Hızla Marc'ın yanına geldi, sensörü oğlunun bileğinden hışımla söktü ve bebeğini göğsüne bastırdı.
"Sana yemin ettiğini söylemiştin, Marc," dedi, sesi buz gibiydi. “Ona zarar gelmeyeceğine yemin etmiştin. Neredeyse oğlumu öldürüyordun! Bitti. Anladın mı? Bu delilik bitti!”
Emma, arkasını döndü ve ağlayan oğluyla birlikte mağaradan fırtına gibi çıktı. Eunan da, hayal kırıklığı ve korku içinde, annesinin peşinden gitti.
Marc ve Rain, mağarada, başarısız cihazları ve paramparça olmuş umutlarıyla tek başlarına kaldılar.
Bu, sondu. Marc, bunu biliyordu. Tüm teorileri, tüm çabaları, onu bir çıkmaz sokağa getirmişti. O anahtar olmadan, hiçbir şey yapamazlardı. Ve o anahtar, artık yoktu.
Eve döndüklerinde, Emma onlarla konuşmadı. Eşyalarını toplamaya başlamıştı.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu Marc, dehşet içinde.
"Gidiyoruz," dedi Emma, kararlılıkla. “Ben ve çocuklarım. Bu hayaletli evden, bu tehlikeli deneylerden uzağa. Sen, istersen burada kalıp canavarlarınla oynayabilirsin.”
Bu, bir tehdit değildi. Bu, bir sondu. Marc, hayatında ilk defa, gerçekten her şeyi kaybetmenin eşiğindeydi.
O gece, Marc atölyesinde, defterinin son boş sayfasına oturdu. Titreyen bir elle, tek bir cümle yazdı.
“Yardıma ihtiyacım var, A.”
Ama bu yardım çağrısını gönderebileceği bir adresi yoktu.