AYNA GÖRÜNTÜSÜ VE YASAK BİR KELİME

Bölüm 50

Elias, ana konsolun başında, bir cerrahın hassasiyetiyle çalışıyordu. Holografik ekranlarda, Gri Şehir'in canlı haritası, sokakları, binaları ve içindeki binlerce yaşam sinyaliyle akıyordu.

"Onu buldum," diye fısıldadı. “Fabrikadan evine yürüyor. Yalnız.”

Gözlemevinin ortasında yerden yükselen o dairesel platform, hafif bir uğultuyla parlamaya başladı. Bu, bir ışınlanma platformu değildi. Bu, iki farklı gerçekliği, bir anlığına, tek bir noktada üst üste bindiren bir "boyut kapısıydı".

"Pekala," dedi Elias, Marc'a dönerek. “İşte plan: Geçidi, onun tam önüne, sokağın boş bir köşesine açacağım. Sadece birkaç saniyeliğine. Sen, içeri girip onu buraya getireceksin. Sakin ve hızlı olmalısın. Onu korkutmamalıyız.”

Marc, başını salladı. Ama Rain, babasının kollarından yavaşça indi. Hâlâ zayıftı, ama gözlerinde yeni bir kararlılık vardı.

"Hayır," dedi. “Ben gitmeliyim.”

"Rain, olmaz!" diye karşı çıktı Marc. “Bu çok tehlikeli. O seni tanımıyor. Korkabilir.”

"Ama ben onu tanıyorum, baba," dedi Rain, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Onu bütün hayatım boyunca hissettim. O gölge... o benim. Eğer biri onu ikna edebilecekse, o da benim.”

Elias, bu beklenmedik gelişmeyi ilgiyle izledi. Bir yankının, orijinaliyle yüzleşmesi... Bu, deneyine öngörülemeyen ama büyüleyici bir değişken ekleyecekti. "Çocuk haklı, Marc," dedi. “Aralarında, bizim anlayamayacağımız bir bağ var. Bu, en az riskli seçenek olabilir.”

Marc, tereddüt içindeydi. Ama kızının gözlerindeki o bilgeliği görünce, geri adım attı.

"Dikkatli ol, çilli kızım," diye fısıldadı. “Çok dikkatli ol.”

Elias, konsoldaki bir düğmeye bastı. “Geçit açılıyor. Otuz saniyen var, Rain. Sonra, ne olursa olsun kapanacak.”

Platformun üzerindeki hava, bir yaz günündeki asfalt gibi, dalgalanmaya ve bükülmeye başladı. Rain, derin bir nefes aldı ve o titreşen boşluğun içine adım attı.

Bir anlığına, her şey renk ve sesten oluşan bir girdaptı. Sonra, ayaklarının altında sert bir zemin hissetti.

Kendini, daha önce hiç görmediği ama bir o kadar da tanıdık gelen bir sokağın köşesinde buldu. Binalar, gri ve isliydi. Hava, kömür ve nemli beton kokuyordu. Gri Şehir.

Ve tam karşısında, yorgun adımlarla ona doğru yürüyen bir kadın vardı.

Elysia.

O, Rain'in ara sıra gördüğü o hüzünlü gölge değildi. O, kanlı canlı, gerçek bir insandı. Üzerinde eskimiş bir palto, yüzünde günün ve hayatın yorgunluğu vardı. Ama gözleri... o gözler, Rain'in her sabah aynada gördüğü gözlerin aynısıydı. Sadece daha yorgun, daha kederliydiler.

Elysia, sokağın ortasında duran bu tuhaf, sağlıklı ve canlı giysiler içindeki kızı fark ettiğinde duraksadı. Kızın yüzünde, özellikle de gözlerinde, aklını karıştıran, rahatsız edici bir tanıdıklık vardı.

"İyi misin, küçük hanım?" diye sordu Elysia, sesi nazik ama temkinliydi. “Kayboldun mu?”

Rain, ne diyeceğini bilemedi. Karşısında, kendisinin otuzlu yaşlarındaki hali duruyordu. Orijinali. Bu, aklının alabileceğinden çok daha fazlasıydı.

"Ben..." diye kekeledi. “Benimle gelmelisiniz. Lütfen. Size ihtiyacımız var.”

Elysia'nın yüzündeki nazik ifade, yerini şüpheye bıraktı. “Kimin ihtiyacı var? Sen kimsin?”

"Açıklaması zor," dedi Rain, zamanın daraldığını hissederek. “Ama lütfen, bana güvenin. Bu, her şeyden daha önemli. Hayat kurtarmakla ilgili.”

Elysia, bir adım geri attı. Bu durum, hiç normal değildi. Bu küçük kızın gözlerinde, bir çocuğa ait olmaması gereken bir yoğunluk, bir bilgelik vardı. "Üzgünüm," dedi. “Ama tanımadığım bir çocukla hiçbir yere gelemem. Ailen nerede?”

Rain, çaresizdi. Onu nasıl ikna edebilirdi? Gerçeği söyleyemezdi. Ben, senin on yaşındaki halinin bir kopyasıyım ve seni, yaşadığım evrene, gelecekteki kızının hayaletini kurtarmak için götürmem gerek. Bu, delilikti.

Zaman tükeniyordu. Geçidin kenarları, yeniden titremeye başlamıştı.

Ve o an, Rain'in aklına, Fısıltı'nın, Marc'ın defterinin ve Lena'nın hayaletinin zihninde birleştirdiği o tek, yasak kelime geldi. Bu, bir kumardı. Ama son şansıydı.

Gözlerini, doğrudan Elysia'nın gözlerine dikti. Ve fısıldadı.

“Lena.”

Bu tek kelime, Elysia'nın üzerinde bir şok etkisi yarattı. Donakaldı. Yüzü bembeyaz kesildi. Bu küçük, yabancı kız, onun kızının adını nereden biliyordu? Bu, sıradan bir isim değildi. Bu, onun kalbinin en derinindeki sırrı, en büyük sevgisi ve en büyük korkusuydu.

"Sen... sen kimsin?" diye fısıldadı, sesi dehşetle titriyordu.

Rain, onun bu şaşkınlığından faydalandı. Elini uzattı ve Elysia'nın kolunu tuttu. "Lütfen," dedi. “Sadece gelin. Her şeyi açıklayacağız.”

Ve Elysia, o an, mantığının ve korkusunun ötesinde, açıklayamadığı bir dürtüyle, o küçük elin kendisini çekmesine izin verdi.

Rain, onu arkasındaki o titreşen, görünmez kapıya doğru çekti. Ve birlikte, Gri Şehir'in somut gerçekliğinden, iki evrenin kesiştiği o imkansız boşluğun içine adım attılar.

Geçit, tam arkalarından, bir fısıltıyla kapandı.